30 Ocak 2018 Salı

İSLAMDA EVLİLİK YAŞI



91 -İSLAMDA EVLİLİK YAŞI

İSLAM KIZLARIN KÜÇÜK YAŞTA EVLENMESİNİ EMREDİYOR MU ?
Kıymetli arkadaşlar kafirler ve münafıklar islamın ilk yıllarından itibaren Müslümanları İslamdan uzaklaştırmak ve İslamı aşağılamak için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar. Hiristiyanların kitabı İncili ve Yahudilerin kitabı Tevradı kendi heva ve heveslerine göre bozdukları gibi İslamın kitabı olan kuran-ı kerimi de tahrif etmeye çalışıyorlar. Kuran-ı kerimin metninin korunması Rabbimizin garantisi altında olduğu için (Hicr 9: إِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا الذِّكْرَ وَإِنَّا لَهُ لَحَافِظُونَ ﴿٩ Diyanet İşleri:’’ Şüphesiz o Zikr’i (Kur’an’ı) biz indirdik biz! Onun koruyucusu da elbette biziz’’ metne dokunamamışlar ancak noktalama işaretleri ile çeviri oyunları ile Müslümanların kafalarını karıştırmak istemektedirler.
Bu çabalar emevi devletinden itibaren başlamıştır. Mesela asrı saadette hz. Ebubekir, hz Ömer, hz Osman ve hz Ali seçimle halife seçildikleri halde Emeviler bunu değiştirerek babadan oğula geçmesini sağlamışlardır. Daha bunun gibi nice yanlışlar yaparak İslam’ın yaygınlaşmasının önüne geçmişlerdir.(boşanma, nikah, miras v.b) birçok konuyu saptırmış kendi heva ve heveslerine göre ayeti kerimeleri yorumlamışlar ve uygulamışlardır.
İşte Emevi kafalı bugünkü münafıklar aynı yolu izlemeye devam etmektedirler.
Kuran-ı kerimde galu beladan kıyamete ve sonsuza kadar olanlar ve olacaklar mevcuttur. Bu konuda birçok ayet olduğu gibi sadece bir ayeti vermekle yetineceğim.
وَيَوْمَ نَبْعَثُ فِي كُلِّ أُمَّةٍ شَهِيدًا عَلَيْهِم مِّنْ أَنفُسِهِمْ وَجِئْنَا بِكَ شَهِيدًا عَلَى هَؤُلاء وَنَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْكِتَابَ تِبْيَانًا لِّكُلِّ شَيْءٍ وَهُدًى وَرَحْمَةً وَبُشْرَى لِلْمُسْلِمِينَ ﴿٨٩﴾
16/NAHL-89 (Meâlleri Kıyasla): Ve yevme neb’asu fî kulli ummetin şehîden aleyhim min enfusihim ve ci’nâ bike şehîden alâ hâulâi, ve nezzelnâ aleykel kitâbe tibyânen li kulli şey’in ve huden ve rahmeten ve buşrâ lil muslimîn(muslimîne).
Ve o gün, bütün ümmetlerin içinde, onların üzerine, onların kendilerinden bir şahit beas ederiz (vazifeli kılarız). Ve seni de onların üzerine şahit olarak getirdik. Ve sana, herşeyi beyan eden (açıklayan), hidayete erdiren ve rahmet olan Kitab’ı, müslümanlara (Allah’a teslim olanlara) müjde olarak indirdik. Ayrıntılı bilgi için bakınız KURAN-I KERİMDE HERŞEY MEVCUTTUR( https://www.facebook.com/kurandamevcut/)
Kuran-ı Kerim anayasadır hem öyle bir anayasa ki her çağın, her milletin, her ırkın, herkesin anayasasıdır. 1000 yıl öncesinin 1000 yıl sonrasının kıyamete kadar değişmeyecek anayasadır. Dolayısı ile her kişiye, her topluma, cahile, alime, mazluma, zalime, zengine, fakire, zekiye, aptala, geçmişe ve geleceğe her şeye her devire hitap etmektedir. Umuma şamil olduğu için her türlü problemin, meselenin, davanın çözümü kuran-ı kerimde verilmiştir. Kuran-ı kerimin ele almadığı işlemediği hiçbir sorun yoktur. Kuran-ı kerim yaşayan bir kitaptır. Tarih kitabı değildir. Her kişi her probleminin cevabını kuran-ı kerimde bulabilmektedir. Eğer Kuran-ı kerimde bulmayı beceremezse kanun olan Hadis-i şerifte bulmakta orda da bulmayı beceremeyenler İslam alimlerine sorup öğrenmektedirler.
BU GİRİŞTEN SONRA AYETİ KERİMELER VE HADİS-İ ŞERİFLER KIZLARIN EVLEDİRİLMELERİ HAKKINDA NE BUYURUYOR BU AYET VE HADİS-İ ŞERİFİLERİ NASIL ANLAMALIYIZ. BUNU GÜCÜMÜZ NİSPETİNDE ANLATMAYA ÇALIŞALIM ELBETTE EN DOĞRUSUNU ALLAH(CC) BİLİR.

KURAN-I KERİMDE BAZI AYETLER EMİR DEĞİL RUHSATTIR (İZİNDİR)
Mesela Nisa suresi 3. Ayette Rabbimiz TEK EŞLE yetinmemizi emrederken savaşta veya kıtlıkta dul kadınların çoğalması ve zinaya düşmemeleri için tedbir olarak 4 eşe kadar evlenmeye ruhsat vermiştir. Yani burada emir tek eştir 4 eş değil 4 eş sadece izindir.İşte ayet.
وَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تُقْسِطُواْ فِي الْيَتَامَى فَانكِحُواْ مَا طَابَ لَكُم مِّنَ النِّسَاء مَثْنَى وَثُلاَثَ وَرُبَاعَ فَإِنْ خِفْتُمْ أَلاَّ تَعْدِلُواْ فَوَاحِدَةً أَوْ مَا مَلَكَتْ أَيْمَانُكُمْ ذَلِكَ أَدْنَى أَلاَّ تَعُولُواْ ﴿٣﴾
Ve in hıftum ellâ tuksitû fîl yetâmâ fenkihû mâ tâbe lekum minen nisâi mesnâ ve sulâse ve rubâa, fe in hıftum ellâ ta’dilû fe vâhideten ev mâ meleket eymânukum. Zâlike ednâ ellâ teûlû.
1. ve in hıftum : ve eğer korkarsanız
2. ellâ : ... olmama, ... olamama
3. tuksitû : adaletle davranmanız
4. fî : hakkında, konusunda
5. el yetâmâ : yetimler
6. fe inkihû : o zaman, o taktirde nikâh edin
7. mâ tâbe : helâl olanı, hoşunuza gideni
8. lekum : sizin
9. min : ...den, ...dan
10. en nisâi : kadınlar
11. mesnâ : ikişer
12. ve sulâse : üçer
13. ve rubâa : dörder
14. fe : fakat, artık, öyleyse, o taktirde
15. in hıftum : korkarsanız
16. ellâ : ... olmama, ... olamama
17. ta'dilû : adaletle davranırsınız
18. fe : fakat, artık, öyleyse, o taktirde
19. vâhideten : bir adet, bir (kişi)
20. ev : veya
21. mâ meleket : sahip olduğu şey
22. eymânu-kum : (sizin) elinizin altındaki
23. zâlike : işte bu, bu
24. ednâ : çok yakın, daha yakın, daha uygun
25. ellâ : ... olmama, ... olamama
26. teûlû : zulmetmeniz, haksızlık etmeniz, adaletten ayrılmanız
Diyanet İşleri : Eğer, velisi olduğunuz mal sahibi yetim kızlarla evlenmekle onlara haksızlık yapmaktan korkarsanız onlarla değil, hoşunuza giden başka kadınlarla iki, üç ve dörde kadar evlenebilirsiniz; şayet, aralarında adaletsizlik yapmaktan korkarsanız bir tane almalısınız veya sahip olduğunuz ile yetinmelisiniz. Doğru yoldan sapmamanız için en uygunu budur.
GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ BU AYETİ KERİMEDE 4 EŞ ALMAK EMİR DEĞİL RUHSATTIR. Ama Emeviler devrinden itibaren erkeklerin keyfi için bu ruhsat sanki Allahın emri imiş gibi kabul edilmiş dahada kötüsü ondan sonra gelen erkek alimlerin işine geldiği için bunu es geçmişler onda DÜNKÜ VE BUGÜNKÜ ATEİSTLER TALAK SURESİ 4. AYETTE GEÇEN LEM YAHİDNE : (Adet görmeyen ) buradaki lem edatını LEMMA YAHİDNE (henüz adet görmeyen) OLARAK TERCÜME EDİYORLAR BÖYLECE İSLAMIN HENÜZ ADET GÖRMEYEN KADINLARA EVLENME İZNİ VERDİĞİNİ İDDİA EDİYORLAR GÖRÜYORMUSUNUZ MUHTEREM MÜMİNLER AYETLERE NASIL YANLIŞ TERCÜME VERİLİYOR VE İSLAMA SALDIRILIYOR.
وَاللَّائِي يَئِسْنَ مِنَ الْمَحِيضِ مِن نِّسَائِكُمْ إِنِ ارْتَبْتُمْ فَعِدَّتُهُنَّ ثَلَاثَةُ أَشْهُرٍ وَاللَّائِي لَمْ يَحِضْنَ وَأُوْلَاتُ الْأَحْمَالِ أَجَلُهُنَّ أَن يَضَعْنَ حَمْلَهُنَّ وَمَن يَتَّقِ اللَّهَ يَجْعَل لَّهُ مِنْ أَمْرِهِ يُسْرًا ﴿٤﴾
Vellâî yeisne minel mahîdı min nisâikum inirtebtum fe iddetuhunne selâsetu eşhurin vellâî lem yahıdne, ve ulâtul ahmâli eceluhunne en yada’ne hamlehunn(hamlehunne), ve men yettekıllâhe yec’al lehu min emrihî yusrâ(yusran).
1. ve ellâî : ve onlar (o kadınlar)
2. yeisne : kesilir
3. min el mahîdı : hayzdan, adetten
4. min nisâi-kum : kadınlarınızdan
5. in : eğer
6. irtebtum : şüphe ettiniz
7. fe : o zaman, o taktirde
8. iddetu-hunne : onların iddetleri, müddetleri
9. selâsetu : üç
10. eşhurin : aylar
11. ve ellâî : ve olanlar
12. lem yahıdne : hayız görmeyen
13. ve ulâtu : ve onlar (kadınlar)
14. el ahmâli : yüklü olanlar, hamile olanlar
15. ecelu-hunne : onların süreleri, müddetleri
16. en yada'ne : bırakmak, doğurmak
17. hamle-hunne : onların (kadınların) yükleri
18. ve men : ve kim
19. yettekı : takva sahibi olur
20. allâhe : Allah'tan
21. yec'al : kılar, yapar, sağlar
22. lehu : onun için, ona
23. min emri-hî : onun işinden, onun işinde
24. yusren : kolaylık
Talak: 4 :“Kadınlarınız içinden âdetten kesilmiş olanlarla, âdet görmeyenler hususunda tereddüt ederseniz, onların bekleme süresi üç aydır. Gebe olanların bekleme süresi ise, yüklerini bırakmaları (doğum yapmaları)dır. Kim Allah’tan korkarsa, Allah ona işinde bir kolaylık verir.”
Burada ki yanlış anlaşılmaya sebep, bazı meallerde ayetin anlamının “henüz adet görmeyenler” olarak çevrilmesi Oysa;
“Arapçada “lem = لم” edatı dili ve mişli geçmiş zamanın olumsuzu (cahd-i mutlak), “lemmâ = لما” edatı ise şimdiki bitmiş zamanın olumsuzunu (cahd-i müstağrak) ifade etmek için kullanılır. Dolayısıyla “henüz” anlamını “lem” değil “lemmâ” edatı verir.
“lemmâ = لما” edatı başına geldiği muzari fiilin zamanını geçmişe, anlamını olumsuza çevirir. Fiilin henüz olmadığı ama olmasının beklendiği anlamını kazandırır.
Bize göre “lem yahıdne = لم يحضن ” ile kastedilen “mümteddetü’t-tuhr” (temizlik hali uzayıp giden) denilen ve hayzı bir kaç yıl uzayabilen kadınlardır. Ayet bu kadınların durumunu düzenlemektedir. Aksi halde bu durumda olan bir kadının boşandıktan sonra iddetinin bitmesi ve kocasının evinde geçireceği zaman seneler sürebilir.”
Ayette “lemma” ifadesi geçmiyor. Yani “henüz” gibi bir ifade yok Birçok İslam alimi de çevirilerinde bu sebeple “henüz” kelimesini ya kullanmamış ya da ayette olmadığını belirtmek için bu kelimeyi parantez içinde kullanmıştır.
Talak suresi 4. ayette koyu renkle işaretlediğim “adet görmemiş kadınlar” ifadesini ateistler şu şekilde dillendiriyorlar : “ömrü boyunca adet görmeyen kadın mı olur, varsa da milyonda birdir, burada adet bile görmemiş küçük kız çocuklarından bahsedilmektedir, demek ki islam küçük yaşta kız çocuklarının evlendirilmesine izin veriyor”
Her konuda olduğu gibi, kadınlarla ilgili bir konuda da en doğrusu, konuyu uzmanından dinlemek Bakalım “adetten kesilmediği” halde, uzun süreli “adet görmeyen” hanımlar var mı?
“Adet kanaması, genellikle kadın doğum yaptıktan sonra 8-16. haftalar arasında yeniden başlar ama biraz önce de belirttiğim gibi kanama emzirmeye devam ediliyorsa büyük oranda gecikir. Bebek yalnız anne sütü ile besleniyorsa, genellikle ilk 6 ayda adetlerin başlaması veya başlar ise de düzenli olması beklenmez. Bu durumda telaşlanmamalısınız, zamanla kanamalarınız düzene girecektir. Bazen 18 aya kadar başlamayabilir. Hiç emzirmeyen annelerde ise adet kanaması, doğumdan sonraki 4-8. haftalarda başlar.” http://www.annebebek.com.tr/bebek/detay/id/195
Konuyu internette, “doğum sonrası âdetin gecikmesi” diye aratırsanız, bu konunun forumlarda paylaşıldığını, hatta bazı hanımların adet olamama süresi bir yılı geçtiği için ciddi ciddi endişelendikleri de okuyabilirsiniz…
Şimdi bu durumda olan yani doğumdan sonra âdeti gecikmiş bir kadın, boşanıyor olsa iddet süresi ne olacak?
Talak suresinin 4. ayetinde göre değerlendirdiğimizde,
*Adetten kesilmiş yani menopoza girmiş değil…
*Hamile de değil.
* İşte ayetin “Adet görmeyenler” kısmı, bu hanımları tarif ediyor…
Ateistler, akıllarını “olumsuz rivayetlerle” gölgelemeye devam ettikçe, kalplerinin önüne perdeler çektikçe, asıl olanı görmemeye devam edecekler ne yazık ki…
***”Lem” ve “Lemmâ” edatları ile “Lemmâ”nın “Henüz” anlamı için bak.
Muhammed Zihni el-Muktedab. 357-8, Zerkeşi el-Burhan,”Lemma”, 4/382n da kötüsü kadınlar da bu konuda sessiz kalmışlardır.

KURAN-I KERİMDE ÇOCUK YAŞTA EVLİLİĞE CEVAZ VEREN AYET YOKTUR
ATEİSTLERİN DELİL OLARAK GÖSTERDİĞİ Nisa suresi 6. Ayet : Diyanet İşleri : Yetimleri, evlenme çağına gelene kadar deneyin; onlarda olgunlaşma görürseniz mallarını kendilerine verin; büyüyecekler de’’ geri alacaklar diye onları israf ederek ve tez elden yemeyin. Zengin olan, iffetli olmağa çalışsın, yoksul olan uygun bir şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, yanlarında şahid bulundurun. Hesap sormak için Allah yeter.’’ GÖRÜLDÜĞÜ GİBİ EVLİLİKLE İLGİLİ DEĞİL MİRAS İLE İLGİLİDİR.

ATEİSTLER PEYGAMBERİMİZ(SAV) İN HZ. AİŞE ANNEMİZLE EVLENMESİNİ DELİL OLARAK GÖSTERMEKTEDİRLER .
Hz. Ayşe’nin 6-9 yaşında evlendiği konusundaki iddialar, Kuran’daki evlilik için belirtilen yaş ile uyum göstermiyor. Kuran’da işaret edilen evlilik yaşı, şu an ki Medeni Kanunumuzda yer alan yaş sınırı ile tam uyumludur. Ayrıca Hz. Ayşe’nin yaşının rivayet edildiği kaynakların muhatabı olan Buhari, peygamberimizden 238 yıl sonra, Müslim 243 sene, Tirmizi 260 sene, Ebu Davud 256 sene, Nesai 238 sene, İbn-i Mace 263 sene sonra yaşamışlardır. Hz. Ayşe’nin yaşı kimi kaynakta 6, kiminde 9, kiminde de 18 olarak rivayet edilmiştir. Bütün bu rivayetler bu konuda kesin bilginin olmadığını ispat etmektedir. Nufus kaydı, doğum belgesi bulunmayan bir devirde kişilerin yaşının doğru olarak bilinmesi beklenebilir mi? Üstelik hicri takvim, rumi takvim,miladi takvim gibi takvimlerin değiştiğini göz önüne alırsak ve peygamberimiz(sav) in doğum tarihinin kimi kaynaklarda 571 kimi kaynaklarda 570 olarak belirtilirken hz aişe annemizin yaşını kesin olarak bilmek mümkünmüdür. Bırakın o günü, bırakın başkasının bilmesini, bırakın yüzyıllar sonra bilmeyi her türlü kaydın tutulduğu bu çağda dedenize nenenize kardeşlerinin,akrabalarının değil kendi yaşını sorun bakalım günü gününe bilecek mi. Amaç üzüm yemek değil ki amaç bağcıyı döğmek kafaya koymuş kurt kuzuyu yiyecek derenin aşağısında olduğu halde suyumu kirlettin diye kuzuyu yemesi gibi ATEİSTLERDE İSLAMA ZARAR VERMEK İÇİN HER TÜRLÜ ENSTURMANI HER TÜRLÜ İFTİRAYI ATMAKTAN ASLA VAZGEÇMİYECEKLERDİR.

İSLAMDA UĞUR VE UĞURSUZLUK



90 -İSLAMDA UĞUR VE UĞURSUZLUK
Kıymetli okurlarım her konuda olduğu gibi bu konuda da doğru bildiğimiz birçok yanlışlarımız mevcuttur.
Uğursuzluğa inanmak, bir şeyin kötülük, şanssızlık getirdiğine inanmaktır. Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:
AYET:( Araf-131)“Onlara bir iyilik gelince, “Bu bizim hakkımızdır” derler; eğer kendilerine bir fenalık gelirse Musa ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı.”
Unutmayalım ki; insanın başına Yüce Allah’ın dilemesinden başka hiçbir şey gelmemektedir.
Geliniz ayete kulak verelim
AYET(Yunus-107)"Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O’nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur. O bunu kullarından dilediğine eriştirir. O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir."
Araplardan biri yolculuk etmek ya da başka bir iş yapmak istediği zaman bir kuş tutar ve salıverirdi. Kuş sağ tarafa giderse uğurlu sayar ve o işe başlardı. Sol tarafa giderse bunu uğursuz kabul eder ve isteğinden vazgeçerdi. Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bu davranışın hükmünü şu hadisinde bildirmiştir:
HADİS: “Uğursuzluğa inanmak şirktir.”
(Ahmed Müsned 1/389, Albânî Sahihu’l-Cami 3955)
HADİS: “Uğur tutmak veya uğursuz saymak için kuş uçuran ve uçurtan, sihir yapan veya yaptıran bizden değildir. Kim bir falcıya gider de söylediğine inanırsa O kimse Muhammed’e(S.A.V)’e indirileni inkâr etmiş olur” (ElcamiusSağîr H.No:7680) buyurmaktadır. Allah Teâlâ’dan ister gibi başkasından istemek, (hâşâ) Allah’a güvenmemek manasını taşır ki; bu durum Allah’ın şanının yüceliğine aykırı bir davranıştır.
Tevhidin kemaline ters düşen bu haram davranışa şunlar da girer:
1) Ayların uğursuzluğuna inanmak. Safer ayında nikâh yapmamak gibi.
2) Günlerin uğursuzluğuna inanmak. Her ayın son Çarşamba gününün sürekli şanssız bir gün olduğuna inanmak gibi.
3) Rakamların uğursuzluğuna inanmak. 13 rakamı gibi.
4) İsimlerin ya da özürlü insanların uğursuzluğuna inanmak. Kişinin, dükkânını açmaya giderken yolda tek gözlü birini görüp, bunu uğursuzluk kabul ederek geri dönmesi gibi. Buna benzer tüm inanışlar haramdır ve şirktir. Resulullah(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bunlara inanan kimselerden uzak olduğunu bildirmiştir.
İmran ibni Husayn (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
HADİS:‘Uğur yapan ve yaptıran, kâhinlik yapan ve yaptıran, sihir yapan ve yaptıran bizden değildir’ buyurdu.”
(Taberani Mucemu’l-Kebir 18/162, Albânî Sahihu’l-Cami 5435)
Uğursuzluk düşüncesine kapılan bir kimsenin yapması gereken şey, Abdullah İbni Amr (Radiyallahu Anh)’ın rivayet ettiği hadiste bildirilmiştir. İşte o hadis
HADİS: Resulullah (sav)'ın yanında uğursuzluktan bahsedilmişti. Buyurdular ki: "Bunun en iyisi fe'l (uğur çıkarma)dır. (Uğursuzluk inancı) bir müslümanı yolundan alıkoymasın. Biriniz hoşlanmadığı bir şey görecek olursa şu duayı okusun: "Allahümme la ye'ti bi'l-hasenatı illa ente ,ve la yedfe'u's-Seyyiati illa ente vela havle ve la kuvvete illa bike. (Allahım! Hayrı ancak sen verebilirsin, kötülüğü de ancak sen defedebilirsin. (İbadet, çalışma, korunma vs. için muhtaç olduğumuz) güç ve kuvvet de ancak sendendir.)
( Ebu Davud, Tıbb 24, (3919)
“Rasulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurdu:
HADİS: ‘Uğursuzluk düşüncesi bir kimseyi işinden alıkoyarsa o kimse şirk koşmuştur.’
Sahabeler:
−Ey Allah’ın Rasulü! Bunun karşılığında ne yapmak gerekir? dediler.
Resulullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem):
−‘O kimsenin ‘Allah’ım! Senin verdiğin hayırdan başka hayır, senin verdiğin uğurdan başka uğur yoktur. Ve Senden başka ilah yoktur’ demesi gerekir’ buyurdu.”
(Ahmed Müsned 2/220, Albânî Es-Silsiletü’s-Sahiha 1065)
Az ya da çok kötümser olmak kişilerin tabiatında vardır. Bunun en önemli ilacı ise Allah (Azze ve Celle)’ye tevekkül etmektir. Abdullah ibni Mes’ud (Radiyallahu Anh) şöyle dedi:
HADİS: “Hangimizin aklına böyle bir şey gelmez ki! Fakat Allah, onu tevekkülle giderir.”
(Ebu Davud 3910, Albânî Es-Silsiletü’s-Sahiha 430)
Enes radıyallahu anh'den rivayet edildiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
HADİS: "Hastalığın kendiliğinden bulaşması yoktur. Uğursuzluk da yoktur. Ben hayra yormayı yeğlerim." Sahâbîler:
- Hayra yorma (tefe'ül) nedir? dediler
- "Güzel, olumlu sözdür" buyurdu.
(Buhârî, Tıb 19, 43-45; Müslim, Selâm 102, 107, 110, 114, 116. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Tıb 24; İbni Mâce, Mukaddime 10, Tıb 43)
HADİS: "En güzeli hayra yormadır. Uğursuzluk, hiçbir müslümanı teşebbüsünden vazgeçirmesin. Herhangi biriniz hoşlanmadığı bir şey gördüğü zaman; "Allahım! İyilikleri sadece sen verirsin; kötülükleri yalnız sen giderirsin. Günahtan kaçacak güç, ibâdet edecek kuvvet ancak senin yardımınla kazanılabilir" diye dua etsin, buyurdu.
(Ebû Dâvûd, Tıb 24. Ayrıca bk. Ahmed İbni Hanbel, Müsned, II. 387, III, 349)
Bidat ve Hurafeleri ortaya çıkaranlar ve bu hurafeleri yaygın hale getirenler için dünya ve ahiret sıkıntısı vardır. Çünkü iyi bir iş yapan kimsenin peşinden o iş devam ettirilirse alınacak sevaplardan payı vardır. Kötü bir iş yapan, kötü bir çığır açan ise o kötü yolda gidenlerin almış olduğu günahlardan bir payı vardır. Bu sebeple yapmış olduğumuz şeyin İslam Diniyle ilgisinin olup olmadığına bakmalı, dünyamız ve ahiretimiz için faydası araştırılmalı ve sadece gönlümüz istedi diye yapmamalıyız. Peygamber Efendimizin bir hadis-i şerifini sizlerle paylaşmak isterim.
HADİS: “İslâm’da iyi bir çığır açan kimseye, bunun sevabı vardır. O çığırda yürüyenlerin sevabından da kendisine verilir. Fakat onların sevabından hiçbir şey noksanlaşmaz. Her kim de İslâm’da kötü bir çığır açarsa, o kişiye onun günahı vardır. O kötü çığırda yürüyenlerin günahından da ona pay ayrılır. Fakat onların günahından da hiçbir şey noksanlaşmaz. (Müslim, Zekat 69)
HADİSLERDEN ÖĞRENDİKLERİMİZ.
1. Hastalığın kendiliğinden sirâyeti olmadığı gibi uğursuzluk da yoktur.
2. Bazı şeylerin uğursuzluğuna inanmak yasaklanmıştır.
3. Hurâfe ve bâtıl inanışların bir kısmı uğursuzluk temeline dayanır.
4. Her zaman her konuda Allah'ın dilediği olur. Kul tedbirini almalı ama sonucu Allah'tan bilmeli ve beklemelidir.
5. Uğursuzluk vehimleri içinde kıvrananlara dinimiz, tefe'ül (hayra yorma), istihâre namazı ve duasını tavsiye etmiştir.
6. Hz. Peygamber hiç bir şeyi uğursuz saymamıştır.
7. Müslüman, vehimlerle değil Kitap ve Sünnet gerçekleriyle hareket etmeli, hüsnü zan sahibi olmaya özen göstermelidir.

RABBİM BİZİ HER TÜRLÜ BATIL İNANÇTAN MUHAFAZA EYLESİN


İSLAMDA İFTİRA



89 -İSLAMDA İFTİRA:
Olmayan bir şeyi olmuş gibi anlatmak veya nakletmek. Hayatta insanoğlunun çeşitli arzu ve beklentileri vardır. Bu beklentilerine bazen erişemeyebilir. Böyle bir durumda, bazıları kendi kaderine razı olurken; bir kısım insanlar da arzu ettiklerini zorla elde etmeye çalışırlar. Bu bakımdan iftira, bir kimseyi veya bir şeyi elde etmek veya o şeyi başkalarından kıskanıp, zarar verme düşüncesinden kaynaklanmaktadır. Her halükârda, dünya için önemli olan bir nesneye karşı olan zaafın neticesinde iftira yapılır.
İftira son derece kötü ve tahrip edici bir hadisedir. Hem iftirayı yapan ve hem de kendisine iftira edilen kimse için oldukça rahatsız edici bir tutumdur. İftira sonucunda insanlar arasındaki sevgi ve dostluk bağları zayıflar; dayanışma gücü ortadan kalkar. İnsanlar birbirine güven duymaz olurlar. Bu güvensizlik, bir toplumun sosyal hayatını tamamen felce uğratan yıkıcı bir etki yapar. İftira, toplumdaki güzellikleri yakıp bitiren bir ateş gibidir.
İftira, toplumda adaletin tam olarak etkisini kaybettiği zamanlarda yaygınlaşabilen bir sosyal ve ahlâkı hastalıktır. Çünkü adaletsizlik ve takipsizlik, kötü fiillerin yaygınlaşmasına ve artmasına yol açan bir başıboşluğa sebep olmaktadır.
İslâm'da iftira konusu, üzerinde oldukça fazla durulan bir konu olmaktadır. Çok sayıda ayet-i kerime, iftiranın özelliğinden ve onun Allah'ın nezdinde sevilmeyen ve hatta yerilen bir davranış olduğundan bahsetmektedir.
İftiranın en ağırı namus üzerine atılan iftiradır. Bunu, Hz. Âîşe ile ilgili olarak "İfk"* olayında görmekteyiz Olay özet olarak şöyle cereyan etmiştir: Hz. Peygamber ashab-ı kirâmla sefere çıkarken, kura ile belirlenen bir eşini de beraberinde götürürdü. Bu usulle, Mustalikoğulları Gazâsına da Hz. Âîşe katılmıştı. Konaklama yerinde, devenin üzerindeki gölgelikten (mahfel) tuvalet ihtiyacı için çıkan Âîşe (r.anhâ), dönüşünde gerdanlığını düşürdüğünü fark etmiş, aramak için yeniden çıkmıştır. Bu sırada ordu yola çıkmış, Hz. Âîşe, devenin üzerindeki gölgeliğin içinde zannedilmiştir. Dönüşte unutulduğunu anlayan Hz. Âîşe, orada beklemiş, ordunun arka gözcüsü Safvân b. Muattal O'nu devesine bindirerek yolda orduya yetiştirmişti.
Münâfıkların reisi Abdullah b. Ubey ve arkadaşları bunu fırsat bilerek Hz. Âîşe'ye zina iftirasında (ifk) bulundular. Bir aydan fazla bir süreyle bu dedikodu Medîne'de dolaştı. Hz. Peygamber ve Âîşe validemizin yakınları bu olaya çok üzüldü.
Daha sonra Hz. Âîşe Nûr suresindeki şu ayetlerle temize çıkardı:
"O uydurma haberi getirip iftira (ifk) atanlar, içinizden bir topluluktur. Onu kendiniz için bir ser sanmayın, bilakis o, sizin için hayırdır. İftirada bulunanlardan her birinin kazandığı günaha göre cezası vardır. Onlardan günahın en büyüğünü yüklenene de büyük bir azap vardır."
"İftirayı işittiğiniz zaman, mümin erkeklerin ve mümin kadınların, kendiliklerinden hüsn-ü zanda bulunup da: "Bu apaçık bir iftiradır" demeleri gerekmez miydi?"
"Bir de dört şahit getirmeleri gerekmez miydi? Madem ki, bu şahitleri getiremediler, o halde onlar, Allah nezdinde, yalancıların da kendileridir"
"Eğer Allah'ın lütuf ve merhameti, dünyada ve ahirette üzerinizde olmasaydı, yaydığınız fitne yüzünden, size mutlaka büyük bir azap dokunurdu."
"Siz o iftirayı dilinize dolamıştınız. Hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığınız şeyi ağzınızla söylüyor ve onu önemsiz bir şey sanıyordunuz. Halbuki bu, Allah nezdinde büyük bir günahtır "
AYET: (en-Nûr, 24/1116). "O asılsız sözü duyduğunuz zaman: "Bunu konuşmak bize yakışmaz. Haşa! Bu büyük bir iftiradır" demeniz gerekmez miydi?"
HADİS: Hz. Peygamber inen bu ayetleri tebliğ ettikten sonra; "Ya Âîşe, Allah'a hamd et. Allah seni, iftiracıların isnadından kesin olarak berî kıldı" buyurdu. Bunun üzerine Âîşe (r.anhâ) nin annesi: "Kızım, kalk da Resulullah (s.a.v)'a teşekkür et" deyince, Hz. Âîşe; "Hayır kalkmam ve yalnız Allah'a hamdederim" diye cevap verdi (bk. Buhârî, Tefsîru Sûre, 24/6, Meğâzi, 12, 32, 34, Şehâdet, 2, 15, Eymân, 13, 18, İ'tisâm, 28, Tevhîd, 35, 52; Müslim, Tevbe, 56; Ebû Dâvud, Salât, 122; Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 194, 195, 197; Kamil

HADİS: Miras, Tecrîd-i Sarîh Tercemesi ve Şerhi, Ankara 1984, VIII, 73-97).
İftira eden kimse, bununla amacına ulaşamaz ve sonunda dünyevî ve uhrevî bakımdan kendisi zararlı çıkar. Nebî (s.a.v) "İftira eden kimse zarara uğramıştır" (Ahmed b. Hanbel, I, 91) buyurur.
AYET: İffetli bir kadına zina isnadında bulunup da bunu dört erkek şahitle ispat edemeyen bir kimse kazif cezasına çarptırılır. Bunlara ceza olarak seksen değnek vurulur ve bundan sonra şahitliklerine güvenilmez. (bk. en-Nûr, 24/4; "kazf" mad.). Zina isnadında bulunan kimse kadının kocası olur ve dört şahitle bunu ispat edemezse "mulâane" yoluna başvurulur (bk.en-Nûr, 24/6-9; "Liân" mad).
AYET: en-Nûr- 24/4-5). En ağır iftirayı atan kimse bile, sonradan pişmanlık duyar ve durumunu düzeltirse Cenâb-ı Hakkın mağfiretine nail olabilir (Günümüzde fertlerin birbirine iftirası yanında basın ve yayın yoluyla da iftiralar yapılmaktadır. Namus, iffet, haysiyet ve zimmet üzerindeki bir iftira ne kadar çok yayılırsa, iftiracının sorumluluğunun da o nisbette artması tabiidir. Ayette şöyle buyurulur:
AYET: (el-Ahzab, "Mümin erkek ve o kadınlara işlemedikleri bir günahla eziyet edenler (onlara iftira atanlar), doğrusu açık bir günah yüklenmişlerdir"

İSLAMDA YARDIMLAŞMA

88 -İSLAMDA YARDIMLAŞMA
İlahî hikmetin gereği, insanlar şekil, kuvvet ve zekâ yönünden eşit değildir. Bunun neticesi olarak insanlar arasında çalışma hayatında, zenginlik ve makamda da bir farklılık olması tabiîdir. Bütün insanlar her bakımdan birbirine eşit olsaydı toplu olarak yaşamaları ve birbirine yardım etmeleri söz konusu olmazdı. Nitekim bir ayette Yüce Rabbimiz bu hikmeti şu şekilde açıklamaktadır:
AYET: (Zuhruf Sûresi, 43/32) “Rabbinin rahmetini onlar mı paylaştırıyorlar? Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık. Birbirlerine iş gördürmeleri için kimini ötekine derecelerle üstün kıldık. Rabbinin rahmeti, onların biriktirdikleri şeylerden daha hayırlıdır.”
Kaderin türlü tecellilerine sahne olan dünyamızda hayat süren insanlar, hep aynı çizgi üzerinde yürümemektedir. Servetinin hesabını bilmeyenlerin yanında yoksulluk ve sıkıntılarını ne zaman ve nasıl gidereceklerini bir türlü kestiremeyenlerin sayısı da pek çoktur. Hatta tek bir insanın hayatı bile daima aynı istikamette seyretmez. Zengin iken fakir düşen, fakir iken zenginleşen nice insan vardır. Yine insanlar arasında ihtiyarlığın son haddine ulaşarak çalışamaz hâle gelmiş, dert ve eleme düşmüş, her türlü sebebe yapışmış olmasına rağmen fakr u zaruretten kurtulamamış kimselerin de bulunacağı bir gerçektir.
Şu imtihanlar dünyasında Yüce Allah birine servet vermişse, bunun yanında o servette başkalarının da payı bulunduğunu bildirmiş ve her hakkı sahibine vermeyi emretmiştir.
Aslında, göklerin ve yerin serveti ve hazinesi Allah’ındır. Geçici bir müddet için bunun bekçiliğine memur ettiği kimseler cimrilik edip, ondan sadece kendileri faydalanmaya kalkışırlarsa bu, onların iyiliğine değil; bilakis hem bu dünyada, hem de öbür dünyada felaketlerine sebep olacaktır. Bu hususu Yüce Mevla’mız şu şekilde ifade buyurmaktadır:
AYET: (Âl-i İmran Sûresi, 3/180) “Allah’ın lütfederek bol bol servet verdiği kimseler cimrilik gösterirlerse, bunun haklarında hayırlı olacağını sanmasınlar. Bilakis bu, onlar için pek kötü olacaktır. Kıyamet gününde cimrilik ettikleri şey boyunlarına dolanacaktır.”
Ellerinde bulundurdukları servet ve imkânlardan başkalarının da faydalanmasına engel olanlar, bu hasis davranışlarıyla topluma ne büyük felaketler getirdiklerini düşünmelidirler. İçinde yaşadıkları toplum ve bu toplumdaki ekmek parasını alın teri ve göz nuruyla kazanmaya çalışan dar gelirli fertler olmasa bu servetlerini nereden edinecek ve nasıl koruyacaklardı?
Yüce dinimiz, insanlar arasında sosyal adalet ve dayanışmayı sağlamak, servetin zenginler arasında dolaşmasına engel olmak, kilitli kasalarda biriktirilmesinin önüne geçmek, toplumda huzur ve sükûnu temin etmek için servetin Allah yolunda harcanmasını emretmiştir. Zira toplumun gerçek bir birlik ve beraberlik meydana getirebilmesi, zenginlerle fakirler arasındaki uçurumun zekât, sadaka ve diğer yardımlarla kapatılmasına ve böylece insanlar arasında sevgi bağının kurulmasına bağlıdır. Zekât ve sadaka vermek, malını Allah için harcamak insanın izzet ve şerefini yükseltir. Zira asıl şeref ve izzet yemekte değil; yedirmektedir. Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) “Veren el, alan elden üstündür.” hadisi de bu hususu teyit etmektedir.
Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerim'de birçok ayet-i kerime, kazanılan servetin Allah yolunda harcanmasını teşvik etmiştir. Bunlardan bir kısmının meali şu şekildedir:
AYET: (Âl-i İmran Sûresi, 3/134) “O takva sahibi olanlar, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar, öfkelerini yenerler ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever.”
AYET: (Nahl Sûresi, 16/90) “Allah adaleti, ihsanı (insanlara iyilik yapmayı) ve akrabaya vermeyi sever.”
AYET: (Münâfikûn Sûresi, 63/10) “Herhangi birinize ölüm gelip de; ‘Rabbim! Beni yakın bir süreye kadar geciktirsen de sadaka verip iyilerden olsam!’ demesinden önce, size verdiğimiz rızktan harcayın.”
HADİS: “Sadakanın efdali, vücudun tam olarak sıhhatte bulunup, mal canlısı olarak zenginlikten hoşlanıp fakirlikten korktuğun bir zamanda verdiğin sadakadır. Sen sadakanı, artık dünyadan umudunu kesip, ‘şu malım filanın, bu malım da falanındır. ’ diye vasiyet etmeye başladığın son döneme bırakma. Zira o vakit mal artık falan varisindir.” (Müslim, Zekat 93; Nesai, Zekat 60; İbn Mace, Vesaya 4)
HADİS: “Ey Âdemoğlu, ihtiyacından fazlasını Allah yolunda harcaman, senin için hayırlıdır. Onu hayra harcamayıp tutman da senin için kötüdür.” (Riyazü’s-Salihin, I, 574)
Burada şunu da belirtelim ki, yardımlaşmada ölçü, Allah rızası olmalıdır. Yüce Yaratıcı, bu hususa şu ayet-i kerimede dikkat çekerek şöyle buyurmaktadır:
AYET: (Bakara Sûresi, 2/265) “Allah’ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki cömertliği kuvvetlendirmek için mallarını hayra sarf edenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile bir çisinti düşer de yine ürün verir. Allah yaptıklarınızı görmektedir.”
Bunun tam aksine gösteriş için yapılan yardımlaşmanın kabule şayan olmayacağı, başkalarını minnet altında bırakarak eziyet etmek ve başa kakmak için verilen sadakaların boşa gideceği de şu ayette açıkça ifade edilmektedir:
AYET: (Bakara Sûresi, 2/264) “Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek suretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan düz kayaya benzer ki, sağanak bir yağmur isabet etmiş de onu çıplak, pürüzsüz kaya hâline getirivermiştir. Bunlar, kazandıklarından hiçbir şeye sahip olamazlar. Zira Allah inkârcıları emellerine kavuşturmaz.”
Bu konuda dikkat edeceğimiz diğer bir husus da Allah yolunda harcamayı, şahsen beğenmediğimiz âdi ve basit şeylerden değil de mallarımızın iyi ve helallerinden yapmamızdır. Nitekim şu ayette bu hususa dikkat çekilmiştir.
AYET: (Bakara Sûresi, 2/267) “Ey iman edenler! Kazandıklarınızın iyilerinden ve rızk olarak yerden size çıkardıklarımızdan hayra harcayın. Size verilse, gözünüzü yummadan alamayacağınız kötü malı, hayır diye vermeye kalkışmayın. Biliniz ki Allah, zengindir, övgüye layıktır.”
Şu hâlde, mal ve serveti helal olan şeylerden, meşru olan yollarla elde etmek; kazanılan bu malı yine helal olan yerlerde, meşru bir tarzda hayırda harcamak lazımdır. Servetin gaye olmadığını, asıl gayenin Allah’a kulluk olduğunu bilmek ve serveti bu kulluk vasfı ve anlayışı içinde elde edip sarf etmeye gayret etmek, mal sevgisini kalbe yerleştirmemek gerekir.

İSLAMDA SELAMLAŞMAK



87 - İSLAMDA SELAMLAŞMAK

SELAM: Emniyet, huzur, selamet, sağlık, barış, rahatlık, iyi netice, kurtuluş gibi manalara gelir. Selam vermek, bir kimseye yapılacak en güzel duadır. Selam, (Ben Müslümanım, benden sana zarar gelmez, selamettesin) manasına, selamet üzere ol, Müslüman olarak öl manalarına da gelir. Gayrı Müslimlerin hidayete kavuşmaları niyetiyle, ihtiyaç olduğu zaman onlara selam vermek, hidayete kavuşmaları için dua etmek caizdir. (R.Nasıhin, Redd-ül Muhtar)

Selamlaşırken eğilmek günahtır. Hadis-i şerifte

HADİS: (Karşılaştığınız zaman birbirinize eğilmeyin, kucaklaşmayın) buyuruldu. (Berika)

Eshab-ı kiram, yolculuktan döndükleri zaman kucaklaşırlardı. Şu halde, uzun yoldan gelmiş veya uzun zamandır görülmeyen bir arkadaşla kucaklaşmak caiz olur.

Selamünaleyküm diye selam vermek caiz ise de Esselamü aleyküm demek daha iyidir.

Selamünaleyküm denince, Vealeyküm selam demek farzdır. Esselamü aleyküm denince de, Ve aleykümüsselam denir. Her ikisinde de "ve" harfini söylemelidir! (Ve aleyküm) deki "ve", (dahi) manasındadır. Yani, (Allah’ın selamı bizim üzerimize olduğu gibi, sizin de üzerinize olsun!) demektir. Sadece (Aleyküm selam) ise, sanki (Selam bize değil size olsun) gibi uygunsuz bir manaya gelebilir.

Selamı düzgün verip düzgün almak iyidir. “Ve” söylemeden de almak caiz ise de, ve'li söylemelidir.

Verilen selamı daha güzeli ile almak da farz değil ise de, çok sevaptır.

HADİS: Peygamber efendimiz, (Selamün aleyküm) diyen için, (On sevap kazandı) buyurdu. Başka biri, (Selamün aleyküm ve rahmetullahi) dedi. (Yirmi sevap kazandı) buyurdu. Bir başkası da, (Selamün aleyküm ve
rahmetullahi ve berekatühü) dedi. Bu kimse için de, (Otuz sevap kazandı) buyurdu. Bu sırada orada oturanlardan biri selam vermeden çıkıp gitti. Resulullah efendimiz, (Arkadaşınız [selamın faziletini] ne tez unuttu) buyurdu. Daha sonra, (Bir topluluğa gelince de, ayrılırken de selam verin! Birinci selam, ikincisinden daha mühim değildir) buyurdu. (Taberani)

Dinimizde selamlaşmanın önemi büyüktür. Müslümanların yanına girerken, çıkarken, karşılaşınca, ayrılırken mutlaka selam vermelidir! Bu husustaki hadis-i şeriflerden birkaçı şöyle:

HADİS:(Mümin kardeşine selam vermek, yanına gelince ona yer göstermek ve hoşlandığı isimle hitap etmek, aradaki sevgiyi pekiştirir.) [Taberani]

(Darlıkta infak eden, rastladığı Müslümana selam veren, kendi aleyhinde de olsa adaletli davranan, iman hasletlerini toplamış olur.) [Ebu Nuaym]

HADİS:(Yirmi müslümana selam veren bir mümin Cenneti hak eder.) [Deylemi]

HADİS:(Tatlı dilli olmak, selamlaşmak ve yemek yedirmek, Cennete götürür.) [Hakim]

ŞU KİŞİLERE O HALDE İKEN SELAM VERİLMEZ

1- Namazda olana,

2- Hutbe okuyana ve hutbeyi dinleyene,

3- Kur'an-ı kerim okuyana ve dinleyene,

4- Vaaz edene ve dinleyene,

5- Fıkıh dersi çalışana,

6- Din dersi verene ve din dersi ile meşgul olanlara,

7- Eşi ile meşgul olana,

8- Avret yeri açık olana,

9- Abdest bozmakta olana,

10- Yemek yemekte olana,

Baştan ikisi hariç, diğerlerine selam verilirse, alma mecburiyeti yoksa da selamı almaları iyi olur.

ŞU KİŞİLERE ASLA SELAM VERİLMEZ

1- Yabancı kızlara ve genç kadınlara,

2- Kumarbaza ve her oyunu oynayana,

3- İçki içenlere,

4- Gıybet edenlere,

5- Şarkıcılara,

6- Fasıklara [Açıktan günah işleyenlere],

7- Kadınlara, kızlara bakanlara selam verilmez.

Selam verilmesi caiz olmayan bu kimseler selam verirlerse, selamları alınır, fitne çıkarılmaz. Gayrimüslimlere, ancak iş düştüğü zaman selam verilebilir ve selamları alınır. Bid’at ehline de ihtiyaç halinde selam verilir. Zengine, zengin olduğu için selam vermek caiz değildir. Dilencinin, dilenirken verdiği selamı almak gerekmez. Yabancı kadın ihtiyar ise selam verilir. (Dürr-ül-muhtar)

Kâfire saygı göstermek için selam verilmez. Hadis-i şerifte, (Münafık [ve her çeşit kâfir] ile konuşurken, efendim, demeyiniz) buyuruldu. Zalime, kâfire hürmet etmek, saygı ile selam vermek, üstadım demek, küfür olur. (Berika)

İslamiyet’in hakim olduğu dönemlerde gayrı müslime ve fasık müslümana selam verilmezdi. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Yahudi ve Hıristiyanlara selam vermeyiniz!) [Müslim]

HADİS:(Bir kitap ehli [Yahudi veya Hıristiyan] size selam verdiği zaman, “ve aleyküm” deyiniz!) [Buhari]

Bir kâfire, (Allah ömürler versin) demek, caiz değildir. Müslüman olması için veya cizye vererek devletimizin kuvvetlenmesi için, böyle dua etmek, caiz olur. (Berika)

Demek ki, ihtiyaç düşünce veya onu üzmemek için veya buna benzer sebeplerle Yahudiyle, Hıristiyanla veya başka bir kâfirle selamlaşmak veya onun Müslüman olması için dua etmek caiz olur.

SELAMLAŞMA İLE İLGİLİ AYETLER

AYET: (Nisa-86) Siz bir selam ile selamlandığınız zaman, siz de ondan daha güzeliyle karşılık verin veya verilen selamı aynen iade edin. Şüphesiz Allah, her şeyin hesabını gereği gibi yapandır.

AYET: (Nisa-94)- Ey İman edenler! Allah yolunda cihada çıktığınız zaman, mümini kâfirden ayırmak için iyice araştırın. Size selam veren kimseye, dünya hayatının menfaatini gözeterek, "Sen mümin değilsin" demeyin. Allah katında çok ganimetler var. İslâm'a ilk önce girdiğiniz zaman siz de öyle idiniz. Sonra Allah size lütufta bulundu. Onun için iyice araştırın. Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.

AYET: (Enam-54) - Âyetlerimize inananlar sana geldikleri zaman onlara şöyle söyle: Selam olsun size! Rabbiniz rahmeti kendi üzerine yazdı. Sizden her kim bilmeyerek bir kötülük işleyip de sonra arkasından tevbe eder, kendini düzeltirse, muhakkak ki O, bağışlayan, esirgeyendir".

AYET: (Araf-46) - Cennetliklerle cehennemlikler arasında bir perde vardır. A'raf üzerinde de, her iki taraftakileri simalarından tanıyan kişiler vardır. Bunlar cennetliklere: "selâm olsun size" diye seslenirler. Bunlar henüz cennete girmemiş, fakat girmeyi arzu eden kimselerdir.

AYET: (Yunus-10) - Onların oradaki duaları: "Allahım, sen yücelerden yücesin"; sağlık dilekleri "selâm", dualarının sonu da "Âlemlerin Rabbi Allah'a hamdolsun." diye şükretmek olacaktır.

AYET: (Hud-48) - "Ey Nuh!" denildi, " Bizden bir selâm sana ve seninle birlikte olanlardan gelecek ümmetlere, kutluluk dileğiyle gemiden in. İlerde kendilerini bir çok nimetten faydalandıracağımız, sonra da bu yüzden kendilerine tarafımızdan acıklı bir azap dokunacak nice ümmetler olacaktır."

AYET: (Hud-69) - Andolsun ki, İbrahim'e de elçilerimiz (melekler) müjde ile geldiler ve "selâm" dediler, o da "selâm" dedi ve hemen gidip onlara kızartılmış bir buzağı getirdi.

AYET(Rad-24): Sabrettiğiniz için size selam olsun. Ahiret yurdu ne güzeldir!" AYET: - İman edip salih ameller işleyenler ise, Rablerinin izniyle içinde sürekli kalacakları ve altından ırmaklar akan cennetlere konulurlar. Oradaki dirlik temennileri "selâm!"dır.(İbrahim-23)

AYET: (Hicr-52) - Hani melekler, İbrahim'in yanına girdikleri zaman, "selam" demişler, İbrahim de onlara: "Biz sizden korkuyoruz" demişti.

AYET: (Nahl-32) - Takva sahipleri o kimselerdir ki, melekler, canlarını hoş ve rahat halde alırlar. "Selam size, yapmış olduğunuz güzel işlerin mükafatı olarak girin cennet'e" derler.

AYET: (Meryem-15) - Doğduğu gün, öleceği gün ve dirileceği gün ona selam olsun.

AYET: Meryem-33) - "Doğduğum gün, öleceğim gün ve dirileceğim gün selam ve emniyet benim üzerimedir."

AYET: (Meryem-47) - İbrahim şöyle dedi: "Selâm sana olsun, senin için Rabbimden mağfiret dileyeceğim. Çünkü o, bana çok lütufkârdır."

AYET: (Meryem-62) - Onlar orada boş bir söz işitmezler. Ancak "Selam" işitirler. Orada sabah akşam rızıkları da hazırdır.

AYET: (Taha-47) - Hemen gidin de Firavun'a deyin ki: "Biz Rabbinin (sana gönderilen) elçileriyiz. Artık İsrailoğulları'nı bizimle gönder, onlara azab etme; biz sana Rabbinden bir mucize ile geldik. Selam doğru yolda gidenleredir."

AYET: (Nur-27) - Ey iman edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi farkettirip ev halkına selam vermedikçe girmeyin. Bu sizin için daha iyidir. Herhalde (bunu) düşünüp anlarsınız.

AYET: (Nur-61) - A'maya güçlük yoktur; topala güçlük yoktur; hastaya da güçlük yoktur. Sizin için de gerek kendi evlerinizden, gerekse babalarınızın evlerinden, annelerinizin evlerinden, erkek kardeşlerinizin evlerinden, kız kardeşlerinizin evlerinden, amcalarınızın evlerinden halalarınızın evlerinden, dayılarınızın evlerinden, teyzelerinizin evlerinden veya anahtarlarına malik olduğunuz yerlerden, yahut dostlarınızın evlerinden yemenizde bir sakınca yoktur. Toplu halde veya ayrı ayrı yemenizde de bir güçlük ve günah yoktur. Evlere girdiğiniz zaman Allah tarafından mübarek ve güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selam verin. İşte Allah düşünüp anlayasınız diye size âyetlerini böyle açıklar.

AYET: (Furkan-63) - O çok merhametli Allah'ın (has) kulları onlardır ki, yeryüzünde tevazu ile yürürler ve cahil kimseler kendilerine laf attığı zaman (incitmeksizin) "selam" derler (geçerler).

AYET: (Furkan-75) - İşte onlar, sabretmelerine karşılık cennetin en yüksek makamları ile mükafatlandırılacaklar, orada hürmet ve selamla karşılanacaklardır.

AYET: (Neml-59) - (Resulüm!) de ki: "Hamd olsun Allah'a, selam olsun seçkin kıldığı kullarına. Allah mı hayırlı, yoksa O'na koştukları ortaklar mı?"

AYET: (Kasas-55) Onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve "Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri istemeyiz" derler.

AYET: (Ahzab-44) - O'na kavuşacakları gün müminlere esenlik dileği selâmdır. (Allah) onlar için cömertçe bir mükafat hazırlamıştır.

AYET: (Ahzab-56) - Gerçekten Allah ve melekleri Peygambere salât ederler. Ey iman edenler! siz de ona teslimiyetle salât ve selâm edin.

AYET: (Yasin-58) - (Onlara) Rahîm olan Rab'den "selâm" sözü vardır.

AYET: . (Saffat-79) - Bütün âlemler içinde Nuh'a selam olsun

AYET: (Saffat-109) - Selam olsun İbrahim'e.

AYET: (Saffat-120) - Selam olsun, Musa ile Harun'a.

AYET: (Saffat-130) - Selam olsun İlyâsîn'e .

AYET: (Saffat-181) - Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun.

AYET: (Zumer-73) - Rablerinden korkanlar da bölük bölük cennete sevk edilmektedir. Nihayet oraya vardıkları zaman kapıları açılır ve bekçileri onlara: "Selâm sizlere, ne hoşsunuz! Ebedî olarak içinde kalmak üzere haydi girin oraya!" derler.

AYET: (Zuhruf-89) - Ey Muhammed! Şimdilik sen onlara aldırma ve: "Size selâm olsun." de. Onlar yakında bilecekler!

AYET: (Zariyat-25) - Hani onlar İbrahim'in huzuruna girmişlerdi de "Selam sana!" demişlerdi. İbrahim: "Size de selam" demiş, ve içinden: "Bunlar tanınmamış bir topluluk!" diye geçirmişti.

AYET: (Vakıa-26) - Duydukları söz, yalnız "selam", "selam" dır.

AYET: - (Vakıa-91) "(Ey sağcı), sana sağcılardan selam!"

AYET: Mücadele-8) - Gizli konuşmaktan menedildikten sonra yine o menedildikleri şeyi yapmaya kalkışarak günah, düşmanlık ve Peygamber'e karşı gelmek hususunda gizlice konuşanları görmedin mi? Onlar sana geldikleri zaman seni, Allah'ın selamlamadığı bir tarzda selamlıyorlar. Kendi içlerinden de "bu söylediklerimiz yüzünden Allah'ın bize azap etmesigerekmez miydi?" derler. Cehennem onlara yeter. Oraya gireceklerdir, ne kötü dönüş yeridir orası(

SELAMLAŞMA İLE İLGİLİ HADİS-İ ŞERİFLER

HADİS: Ebû Hüreyre (ra)’den rivayete göre, Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki; İman etmeden Cennete giremezsiniz, birbirinizi sevmeden de iman etmiş olmazsınız Size yaptığınız takdirde birbirinizi seveceğiniz bir işi göstereyim mi? Selamı aranızda yaygınlaştırınız” (Müslim, İman: 17; Ebû Dâvûd, Edeb: 27)

HADİS: İmrân b Husayn (ra)’den rivayete göre, bir adam Rasûlullah (sav)’e geldi ve “Esselamü Aleyküm” (Allah’ın selamı üzerine olsun) , dedi Peygamber (sav) de “On” buyurdu Bir başka adam daha geldi “Esselamü aleyküm ve rahmetüllahi” (Allah’ın selam ve rahmeti üzerinize olsun) dedi Bunun üzerine Rasûlullah (sav) “Yirmi” dedi Bir başka adam daha geldi ve “Esselamü aleyküm ve rahmetullahi ve berekatüh” (Allah’ın selamı rahmeti ve bereketi üzerinize olsun) dedi Rasûlullah (sav) de “Otuz” buyurdu Yani değişik şekillerde selam verenler, değişik miktarlarda sevap kazandılar (Dârimî, İstizan, 27)

HADİS: Ebû Umâme (ra)’den rivayete göre, şöyle demiştir: “Ey Allah’ın Rasûlü! ‘Denildi iki adam karşılaşıyorlar bunlardan hangisi önce selam verecektir?’ Rasûlullah (sav) şöyle buyurdu: “O iki adamdan Allah’a en yakın olanı” (Ebû Dâvûd, Edeb: 122)

HADİS: Câbir b Abdullah (ra)’den rivâyete göre, Rasûlullah (sav) şöyle demiştir: “Selam konuşmadan öncedir”

HADİS: “Bir kimseyi selam vermeden önce yemeğe davet etmeyin” (Tirmizî)

HADİS:Hz Peygamber (sav) şöyle buyurdu: “Binitli yürüyene, yürüyen oturana, az olan guruba selam verir” İbn’ül Müsenna kendi rivayetinde şunu da ilave etmektedir: “Küçükler büyüklere selam verir” (Buhârî, İstizan: 17; Müslim, Selam: 27)

HADİS: “Müslüman’ın Müslüman üzerindeki altı haktan biri de selam vermektir” (Müslim)

HADİS: “Bir yere girerken oradakilere selam vermek borç olduğu gibi, çıkarken de selam vermek borçtur” (Beyhaki)

HADİS: “Bir kimse ayrılırken, selam verirse, onların hayırlı işlerine ortak olur” (Rüzeyn)

HADİS: “İnsanların en âcizi dua etmeyen, en cimrisi de selam vermeyendir” (Taberani)

HADİS: “Selamı yayar, açları doyurur, sıla-i rahimde bulunur, gece herkes uyurken namaz kılarsanız, selametle Cennete girersiniz” (Tirmizi)

HADİS: “Genelde, iki kişiden, Allah indinde derecesi yüksek olan önce selam verir” (Tirmizi)

HADİS: “Yemin ederim ki, imanı olmayan Cennete girmez Birbirinizi sevmedikçe, imana kavuşamazsınız Birbirinizi sevmek için çok selamlaşınız!” (Tirmizi)

HADİS: “Mümin kardeşine selam vermek, yanına gelince ona yer göstermek ve hoşlandığı isimle hitap etmek, aradaki sevgiyi pekiştirir” (Taberani)

HADİS: “Tatlı dilli olmak, selamlaşmak ve yemek yedirmek, Cennete götürür” (Hakim)

HADİS: “Tanıdığından başkasına selam vermemek Kıyamet alametidir” (Taberani)

İSTANBULUN FETHİ



86 -İSTANBULUN FETHİ

İSTANBUL ÜZERİNE HAREKET

İlk Gelen Kuvvet ve Şehir Haricindeki Kalelerin İşgali
Daha muhasara başlamadan evvel Boğazkesen hisarının yapılmasından sonra Sultan Mehmet İstanbul'u karadan askerî bir kordon altına aldırmış, şehirden dışarıya ve dışarıdan şehre kimseyi bırakmamaları hakkında kat'i emir vermişti; zaten imparator da dışarıdaki halkı şehre aldıktan sonra kapıları kapatmıştı fakat denizle muvasala kesilmemişti. Rumlar bu deniz yoluyla sahildeki Türk köylerini basarak bir kısmını esir ve bir kısmını öldürüyorlardı. 1453 senesi Şubat ayında Sultan Mehmet dökülen topun İstanbul Önüne götürülmesini emretti. Top altmış manda ile çekiliyordu; topun kaymaması için iki tarafına ikişer yüz asker konmuştu; yolun bozuk kısmında ve köprü yapılacak yerlerde yolu düzletmek ve tahta köprü yapmak için önceden elli inşaat ustası ve iki yüz amele gönderilmişti. Nihayet top İstanbul'dan beş mil uzakta bir yere getirildi.
Topun naklinden evvel on bin kişilik bir kuvvetle Karaca Paşa gönderilerek Misivri, Ahyolu ve Vize ve sair kaleleri aldı. Silivri taraflarındaki diğer bir kale harben alındı ve Silivri kalesi ise müdafaada sebat etti; Bigados teslim oldu. Sur önüne getirilen top Karaca Paşa'ya teslim edildi.
Mart başından itibaren Sultan Mehmet eyalet ve sancaklara hükümler göndererek İstanbul aleyhine hareket edileceğini bildirip orduya iltihaklarını emretti. Muvazzaf ve gönüllü olarak gelen kuvvet orduya iltihak ediyordu.
Mora’ya Akın
Pâdişâh İstanbul muhasarası esnasında Mora'da imparatorun kardeşleri olan Mora despotları Tomas ile Dimitriyos taraflarından İstanbul'a yardım yapılması ihtimalini gözönüne alarak buraya Turahan ile oğulları Ahmed ve Ömer Beyleri memur ederek akınlar yaptırarak onlara göz açtırmadı.
Sultan Mehmed’in İstanbul Üzerine Hareketi
Padişah bütün hazırlığını tamamladıktan sonra 12 Rebiulevvel 857/23 Mart 1453'de Edirne'den üzerine hareketi hareket etti. Keşan mevkiinde durarak Çanakkale boğazından geçecek olan Anadolu kuvvetlerini bekledi ve bu kuvvetleri de aldıktan sonra yürüyüşe devam ederek 1453 Nisanının beşinde İstanbul surları önüne geldi ve ertesi gün yani 6 Nisan / 26 Rebiulevvel cuma günü şehri muhasara etti(4). Haliç'teki Ayvansaray mevkiinden Hrisi Pili (Yaldızlı kapı)'ye kadar karadan bütün suru kuşattı. Bu muhasaranın evvelkilerinden farkı oldukça inkişaf eden Osmanlı donanmasının da muhasaraya iştirak etmesi idi.

İSTANBULUN SURLARI
Topkapı sarayı'nın bulunduğu mevkideki Lygos şehri milâttan evvel IX. yüzyılda tesis edilmiş ve yine milâttan evvel 660 senesinde burayı zabt eden Meğaralı Bizas şehre kendi adını vermiş ve Sarayburnu'ndaki ilk tesis olan Akropl’u ve şehri, sur ile çevirmiştir. Bu ilk sur, Ahırkapı feneri kuzeyinden başlayarak Ayasofya'nın bulunduğu mevkii içeride bıraktıktan sonra Yerebatan sarayının bulunduğu yerden. Demirkapı^ya ve sonra oradan da Sirkeci limanına (Pros phorion mevkiine) inmekte idi. Ligos şehri yedi burçlu olan bu surun içinde bulunuyordu; sahil de surlarla çevrilmişti.
Daha sonra Roma imparatoru Septim Sever (193-211) burasını genişleterek ikinci bir sur yaptırdı; bu sur, Portaperema yani Balıkpazarı'ndan başlayarak Nur-i Osmaniye camii mevkii doğuda kalıp Hamzapaşa mescidi yerinden ve Sokullu Mehmed Paşa camii doğusundan geçerek doğuya dönüp Ayasofya'nın güneyinden geçer ve Bizans surlariyle birleşir.Bu ikinci surdan birbuçuk asır sonra Büyük Kostantin (306-333) Roma'yı sevmediğinden payitahtını Bizans'a, naklettirmek için faaliyete geçti (8 Kasım 324); ilk Ayasofya'yı ve diğer mâbedleri ve bazı binaları yaptırdı ve devlet merkezi olması sebebiyle şehir surların dışına taşmıştı; bunun için Kostantin kendi ismine mensup surları yaptırdı; bu yeni sur evvelkilere nazaran çok geniş sahayı içine aldı. Yeni sur Haliç'teki Ayakapısı’ndan başlayarak evvelâ batıya giderek Sultan Selim Sarnıcı'nın (Bonos sarnıcı) kuzeyinden geçerek, sonra güneye doğru dönüp Bayrampaşa deresi, Altımermer, Çukurbostan, Davudpaşa, Hekimoğlu camii'nin yanından geçerek Samatya kapısı yakınından Marmara'ya, iniyordu. Kostantin, evvelce yapılmış olan sahil surlarını da tamir ettirdikten başka bu surları kendi yaptırdığı surlara kadar da uzattı.
Bizans'ın nüfusu sonraları daha ziyade arttığından beşinci yüzyıl başlarında halk mecburen surlar dışında meskenler yapmışlardı, bu arada imparatora mahsus Vilahama varoşu - ki ondördüncü mıntaka addediliyordu - yapılarak surlarla çevrildi; bunun üzerine II. Teodosiüs (408-450) surları diye meşhur olan şimdiki surlar yapıldı. Bu surlar Marmara sahilinde Tabakhane kapısından başlayarak Tekirsarayı mıntakasında mevcut yukarıda adı geçen ondördüncü mıntaka surlariyle birleştirildi ve aynı zamanda on dördüncü mıntakanın kuzey batı tarafından temdid edilen sur Haliç'e kadar indirilerek Marmara ile Haliç arası tamamlanmış oldu. Bir zelzele neticesinde harap olan Teodosiüs surları tamir edilerek aynı zamanda kara surları önüne araları onbeşle yirmi metre açıklıkta ikinci bir sur daha yapılmış ve onun önüne de altı, yedi metre derinliğinde bir hendek açılmıştı, öndeki surun yüksekliği sekiz buçuk, genişliği yani kalınlığı iki metre ve gerideki ikinci surun yüksekliği ise on iki, genişliği de takriben beş metre idi.
MUHASARA ESNASINDA SURLARIN HALİ
Sultan Mehmed'in muhasarası esnasında en son yapılan İstanbul surları kara tarafından iyice tamir görüp müstahkem bir durumda bulunduğu halde Marmara tarafındaki surlar hariç olarak Haliç kısmındaki surlar yalın kat olup zayıftı; fakat Haliç'in Sirkeci'den Galata'ya kadar zincirle kapalı olması sebebiyle Osmanlı donanması buraya yani Haliç'e giremediği için bu surlar emniyet altında bulunuyordu; kara surları çift duvarlı (yani iç içe iki sur) ve çift müdafaa hatlı idiler, birinci sur alınsa bile şehri ikinci sur müdafa edebilirdi. En Öndeki surun duvarları alçak olmakla beraber kuvvetli olup bunun önünde de iki yüz kadem yani yedi metreye yakın yontma taşlarla örülmüş bir hendek vardı, iç taraftaki ikinci sur ise pek metin ve evvelkinden yüksekti.
O derecede ki imparator ile meclis azaları bu çift surdan hangisini müdafaa hattı yapacaklarında tereddüt etmişlerdi; nihayet II. Murad'ın İstanbul'u muhasara ettiği zaman yaptıkları gibi surlardan ikisini de kullanmağa karar verdiler.

İSTANBULA YARDIMCI KUVVET GELMESİ
İmparator, surların tamir ve tahkimi ve müdafaa tertibatı ile meşguldü, şehrin kara tarafındaki kapılarını ördürmüş olup vaziyete intizar ediyordu. 26 Ocak 1453'de İstanbul muhasarasına iştirak etmek üzere iki kadırga ve yedi yüz cenkçi ile Cenevizli Jüstinyani geldi. Bu faal zat, kale tamiri ve müdafaa hazırlıklarında imparatora yardım etti; bu iyi bir kumandan olduğundan imparator bunu başkumandan tâyin ile evvelâ Vilaharna sarayına yakın olan surların muhafazasına memur etti; eğer İstanbul muhasaradan kurtulacak olursa kendisine Limnos adasını verecekti. Fakat sonradan muhasaranın sıklet merkezi hafif olan surlar tarafına yani, Topkapı ile Edirnekapı arasındaki kısma intikal edince Jüstinyani emrindeki dört yüz zırhlı nefer ve üç yüz denizci efratla bu tarafın müdafaasına geldi(8).
Bundan başka Papa muhasara esnasında üç büyük kadırga ile iki yüz asker ve mühimmat ve erzak göndermiş ve otuz geminin daha hazırlanmakta olduğunu da bildirmişti(9). Bundan başka Sakız Cenevizlileri iki gemi ile yedi yüz ve Ceneviz'den de bir gemi ile üç yüz ve ispanya ile adalardan da kuvvetler gelmişti (10).
Galata'da bulunan Cenevizliler de imparatorla beraber çalışıyorlar ve İstanbul elden çıkarsa bunun zararının kendilerine de dokunacağını biliyorlardı; bunun için durumu Cenova'ya bildirip kuvvet istemişler ve beş yüz cenkçi ile bir geminin Galata'nın yardımına gelmekte olduğu cevabını almışlardı. Bununla beraber bu bezirganlar her ihtimali göz önüne alarak İstanbul muhasarası başladıktan sonra Osmanlıları da gücendirmek istemeyerek bazı vaidler mukabilinde gizlice onlara da yardım etmeği ihmal etmemişlerdi; daha padişah Edirne'de iken bunlar bir heyet gönderip dostluk muahedelerini tazelediler. Sultan Mehmet, İstanbul'a yardım etmemek şartı ile Galata Cenevizlilerinin dostluğunun devamını esas koymuştu (11).
Ticaret maksadı ile Karadeniz ve Azak denizi taraflarına gidip geri dönerek İstanbul'a uğrayan ve Venedik'e gitmek isteyen Venedik gemileri gerek imparatorun ve gerek İstanbul'da oturan Venediklilerin ısrarı ile İstanbul'da alıkonulmuşlardı.

İSTANBULUN KUŞATILMA VAZİYETİ
Surların dövülmesi için büyük toplar Vlaharna (Tekfur sarayı) ile Edirne kapı ve Topkapı karşılarına yerleştirilmişlerdi Bunlardan en büyük top Kaligarya (Eğrikapı) karşısına konmuştu. Fakat bu taraf surlarının pek kuvvetli olmasından dolayı bir netice alınamayacağı düşünülerek buradan kaldırılıp Topkapı'nın kuzey tarafına alınmıştı (14). Topçular on dört gruba ayrılmış olup bunların üç grubu Vlaharna sarayı kısmında, ikişer grupta Eğrikapı ve Edirnekapi'sı ve dört gurup Topkapı (Ayaromanos) ve üç gurup ise Silivrikapısı mıntakasına yerleştirilmişlerdi (15). Barbaro'nun kaydından anlaşıldığına göre büyük top dörttü (16). Kale önünde de top dökülmüş ve top tamir edilmiştir (17). Padişah karargâhı Topkapısı'nın karşısına tesadüf eden sahanın gerisinde yani Maltepe tarafında idi (18).
Kara surlarının sol cenahı Ayvansaray'dan (Sinegion) Edirnekapı'ya kadar olan kısmı Rumeli beylerbeğisi Dayı Karaca Paşa kumandasında idi Edirnekapı ile Topkapı arası padişahın bulunduğu merkez kolunu teşkil ediyordu. Topkapı'dan Yedikuleye kadar olan kısım ise Anadolu beylerbeğisi İshak Paşa ile Mahmud Paşa kumandanları altında bulunuyordu (19).
OSMANLILARIN MUHASARA KUVVETLERİ
İstanbul'un muhasarasına iştirak etmiş olan Osmanlı ordusu mevcudu muhtelif rivayetlere göre yüz elli bin ile iki yüz bin arasında tahmin ediliyorsa da (20) bunun ne kadarının hakikî ordu mevcudu ve ne kadarının gönüllü ve gayrı muharib olduğu bilinmemekle beraber kara ordusu mevcudunun (Kapıkulu ocakları, Rumeli ve Anadolu topraklı yani timarlı sipahileri; azaplar ve gönüllü olarak yüz bin ile yüz yirmi bin arasında olması ihtimal dahilinde görülmektedir; bu kuvvetin bir kısmı Zağanos Paşa kumandasında olarak Cenevizlilere ait Galata surlarının dışındaki Beyoğlu tarafında bulunmakta idi (21).
OSMANLI DONANMASI
Nakliye gemileriyle beraber büyük, küçük yüz elli parçadan ziyade olduğu söylenen (22) Osmanlı donanmasını bazı Rum tarihleri dört yüz yirmiye kadar çıkarırlar (23). Bu donanma Baltaoğlu Süleyman bey kumandasında olup Haliç tarafındaki surlar hariç olmak üzere deniz tarafından İstanbul surlarını kuşatmıştı. Kritovulosa göre, Baltaoğlu İstanbul fethinden bir buçuk ay evvel 13 Nisan'da Büyükada (Prinkipos) kalesini (24) ve Pâdişâh da boğazdaki Tarabya kalesini zabt ederek (25) onu müteakip aynı günde Studyo yani Burgaz adasındaki kaleyi de elde etmek suretiyle (26) o taraflarda bir istihbarat ve emniyet tertibatı alınmıştı.

Bizans’ın Kara ve Deniz Kuvvetleri
İstanbul'u müdafaa edenlerin mevcudu da belli değildir; bu hususta müteaddit kaynaklar tetkik edilerek bir fikir elde edilmiştir. Sıhhate en yakın olarak muhasara esnasında imparatorluğun hazerî ordusu mevcudu beş bin, muhasaradan az evvel imparatorun şehirde eli silâh tutan halktan topladığı kuvvet (nefir-i âm) ise 4973'dü. Bu kuvvetlerden başka Venedik, Ceneviz ile Girit, Sakız adalarından İspanya, Provanş'dan gelen yardımcı kuvvet mevcudu üç bin olup buna gerek ecnebi ve gerek Rum donanmasından surlarda hizmet gören iki bin gemi mürettebatı ve Şehzade Orhan'ın maiyyetinde bulunan altı yüz Türkün de ilâvesiyle (27) Bizans'ın müdafaa kuvveti de en aşağı on beş bin kadardı (28). Maamafih bu miktarın muhasaranın devamı esnasında zayiatı telâfi etmek suretiyle artmış olduğuna şüphe yoktur. Surlar üzerinde müdafaa bölgesi yirmi yedi kısma ayrılarak her biri bir kumandana verilmişti. Ayos Romanos yani Topkapı mıntakası İmparator, Jüstinyani ve Kantakuzen taraflarından müdafaa ediliyordu.
Bizans'ın gerek kendisinin ve gerek yardımcı olarak gelmiş olan donanma mevcudu da muhtelif ebadda olarak sekiz Ceneviz, on beş Venedik, altı adet İtalya Cumhuriyetlerine aid gemi ile yedi Bizans kadirgası ve diğer muhtelif yerlere âid gemilerden mürekkep olarak mecmuu 39 gemi idi (29). Bu gemiler, iki nisanda imparatorun emriyle Yalıköşkü ile Galata'da Kurşunlu mahzen arasına gerilmiş olan zincirin gerisinde Haliç'te bulunuyorlardı (30). Bunlardan on adedi gerilmiş olan zinciri kırmak için yapılacak taarruzu önlemek için müdafaa hattının önünde yer almışlardı.

İstanbul’un Teslimi Teklifi ve Red Cevabı
Nisanın altısında başlayan muhasara tertibatı altı gün sürmüş ve ayın on birinde ikmal edilmiştir. Bu suretle hazırlık tamamlanıp Zağanos Paşa da Beyoğlu cihetinde tertibat aldıktan sonra Sultan Mehmed islâmî ananeye uygun olarak Mahmud Paşa'yı İmparatora göndererek kan dökülmeden şehrin teslimini teklif ettiyse de Kostantin şehri müdafaa edeceğine yemin etmiş olduğunu ve ancak muahede mucibince vergi vereceğini beyan ederek teslim teklifini red etti; bunun üzerine nisanın on ikisinden (2 Rebîulâhır 857) itibaren büyük topların işlemesiyle asıl muhasara başlamıştı; gerçi beş gün evveldenberi ufak tefek çarpışmalar ve bir defa Rumların çıkış hareketleri olmuşsa da o kadar ehemmiyetli değildi. Yine on iki nisanda donanma da İstanbul limanı önüne gelmişti.

İSTANBUL'UN FETHİ

Sen Rumen (Topkapı) yakınına yerleştirilen büyük topun gürültüsü, şehir halkının kuvve-i mâneviyesini sarstı; bu top günde ancak yedi sekiz defa atılabiliyordu; toplar tunçtan olup uzun menzilli idiler ve büyük çapta taştan gülle atıyorlardı (31). Bu dehşete karşı halkın maneviyatını yükseltmek için sarayda bulunan Meryem'in tasvirini sokaklarda dolaştırıyorlardı. Diğer toplar mütemadi bir bombardımana devam ediyorlardı. Muhasaranın onuncu günü büyük toplardan birisi parçalandı ve etrafındakileri öldürdü. Fakat tekrar tamir olunarak yine faaliyetine devam etti; toplar bazı yerlerden gedik açtılarsa da şehir halkı erkek, kadın canla başla çalışarak gedikleri kapatıyorlardı; imparator her gün surları dolaşarak müdafileri teşci ediyordu (32).
İlk Hücum
Nisanın on sekizine kadar yapılan topçu atışın dan, surların zayıf noktası olan pâdişâhın bulunduğu Bayrampaşa deresi tarafından birinci ve ikinci surlardan bir gedik açıldı ve buradan gece bir yürüyüş yapıldı ve dört saat sürdü; büyük harb kuleleri hücuma iştirak etti ise de bu müteharrik kule grejuva ateşiyle yakıldı; askerin surlara merdivenler dayayarak çıkmak istemeleri de bir netice vermediğinden bu birinci hücum muvaffak olamadı. Bu başarısızlığı, aynı zamanda zinciri kırarak Haliçe girmek için donanmanın yapmış olduğu taarruz muvaffakiyetsizliği takib eylemiş, zincir kırılamıyarak o tarafa yani Haliç'e geçilememiştir.
Deniz Muharebesi
Bu muvaffakiyetsizlikleri iki gün sonra yani 20 Nisandaki deniz muharebesi başarısızlığı takip etti. Papa İstanbul'a yardım olarak üç Ceneviz gemisiyle bunların her birinde dört yüz cenkçi göndermiş ve daha sonra otuz geminin de gönderileceğini bildirmişti. Bunlara yolda Bizanslılara âid olup Mora'dan içerisi zahire, harb levazımı ve şarap yüklü bir gemi de iltihak ederek müsaid lodos rüzgâriyle İstanbul'a doğru geldikleri, Osmanlı donanması tarafından haber alınmıştı (34). Bunun üzerine padişah bu filonun karşılanarak imhasını Balta-oğlu Süleyman Bey'e emretti (35); o da on sekiz gemi ile bunlara karşı gitti. Rüzgâr, Papa donanmasına müsaid ise de karşı giden Osmanlı donanmasına müsaid değildi; bu suretle Yedikule'yi geçtiler. Bu durumu imparator kale surundan ve Sultan Mehmed de Zeytinburnu tarafından heyecanla takip ediyorlardı. Nihayet iki donanma Yeşilköy'ün batı açıklarında karşılaştılar. Rüzgâr kesildi, Evvelâ uzaktan ve sonra yakından muharebe başladı. Osmanlı donanması bunları sarmıştı; Haçlı gemileri kendi başlarına hareket ederek etrafını saran Türk gemileriyle mücadele ediyorlardı. Müttefiklerin gemileri yüksek bordalı göğe denilen gemilerden ve Osmanlılarınla ise kadirgalardan mürekkeb olduğundan gemilerin birbirlerine yanaştıkları sırada yüksek bordolu düşman gemileri, kendilerine yanaşıp çıkmak isteyen Türk askerlerine yağmur gibi ok ve taş ve grejuva ateşiyle mukabele ederek açıkta bulunan Osmanlı donanması efradına fazla zayiat verdiriyorlardı; bu suretle uzun zaman devam eden deniz muharebesinde muvaffak olamıyacağını anlayan Osmanlı donanması sahile doğru çekildi; fakat düşman donanması bunları takib etti; yüksekten atılan oklara karşı alçak bordalı Osmanlı donanması mukabele edemiyerek kaçtı.
Bu vaziyeti seyreden Sultan Mehmed, Türk donanmasının kendisinin bulunduğu tarafa doğru geldiğini görünce hiddet ve teessüründen atını denize doğru sürmüş ve sahilin sığ olmasından dolayı epeyce de ileri gitmişti (36). Pâdişâhın emri üzerine muharebe tekrar Yedikule önünde başladı; bu defa Türkler yardımcı gemilerini epey sıkıştırdılarsa da bu sırada rüzgârın esmeğe başlaması üzerine yollarına devamla şehir limanlarından birisine geldiler; geceleyin zincir indirilerek dışarıya çıkan iki Venedik kadırgası bu yardımcı gemileri alarak Haliç'e getirdikten sonra zinciri yine kapadılar. Baltaoğlu bu muvaffakiyetsizlik üzerine azlolunarak yerine Çalı Bey'in oğlu Hamza Bey tâyin edilmiştir.

Ordu Görüşmesi
Karadan yapılan hücumun muvaffak olamaması ve denizden de donanmanın mağlup olması üzerine askere bir sarsıntı gelmiş ve orduda dedikodu başlamıştı; bunun üzerine bir harb meclisi kurularak durum görüşüldü. Düşmana hem askerle ve hem zahire ve sair harb levazımı yardımı gelmesi, muhasarayı uzatacağı için tehlike baş göstermişti. İstanbul muhasarasının batı devletlerinin müdahalesini celbedeceğinden çekinen vezir-i âzam Halil Paşa bu hal karşısında imparatorun senede yetmiş bin duka altın vergi vermek şartı ile muhasaranın kaldırılmasını teklif etti; fakat Halil Paşa'nın hasmı olan Zağanos Paşa diğer bazı kumandanlar ve ulema bu teklifin aleyhinde bulunarak harbe devama karar verdiler; Halil Paşa'nın yardıma gelmelerinden korktuğu kara ve deniz yardımlarının gecikmesi ve Papa'nın yolladığı donanmanın vaktinde yetişemeyerek İstanbul'un fethini yolda haber alması bir şans eseri olarak vaziyeti kurtarmıştı.
Haliç’e Donanma İndirilmesi
Galata surlarının gerisindeki Beyoğlu, Kasımpaşa, Hasköy tarafları Zağanos Paşa’nın kumandasına verilmiş olup mahiyyetinde on beş bin kadar kuvvet vardı. Haliç ile karşı sahil Ayvansaray'a kadar bunun nezareti altında bulunuyordu. Zağanos Paşa Hasköy''den karşı sahile bir köprü yapmağa memur edildi; bu köprü yapılırsa surlarla Beyoğlu arasında irtibat tesis edilebilecekti. Bunun için Haliç'e sokulacak olan bir kısım Osmanlı donanmasi ile Haliç'teki düşman donanmasının bertaraf edilmesi ve köprünün emniyet altında bulunması lâzımdı. Galata Cenevizlileri, mavi boncuk hikâyesi gibi hem Bizanslıları ve hem de Osmanlıları idare ediyorlardı; bir taraftan imparatora olanca kuvvetleriyle yardım ederlerken diğer taraftan da pâdişâha dostluk gösteriyorlar, istenilen harb levazımını bol bol veriyorlardı; toplar için lâzım olan zeytin yağını ve diğer her şeyi Osmanlılara verdikleri gibi geceleri de gizlice rumlar tarafına geçerek onlarla da çalışıyorlardı (37).
Sultan Mehmed, donanmasının mağlubiyetini, eski gemiler, variller, kalın zincirlerle bağlı olan Yalı köşkü ile Kurşunlu Mahzen arasındaki maniayı geçip Haliç'e giremediği için başka bir çareye başvurdu. Osmanlı donanmasının Haliç'e, sokulmak istenmesi buradaki surların metin olmamasından dolayı tahrip edilmesi kolay olduğu içindi; zaten zincirin gerilmesine de sebep bu idi.
Padişah Haliç'teki düşman donanmasını batırmak için top makinesi yaptırarak bununla yüksekten taş gülleler atmağa karar verdi; Beyoğlu sırtına koydurduğu bu makineler ile Haliçteki gemilerden bazılarını batırmıştı.
Bir kısım donanmanın Haliç'e indirilmesine kat'î zaruret hasıl olmuştu; ve ona göre hazırlığa başlanmıştı; bu suretle hem düşman donanması bertaraf edilecek ve hem de Hasköy'le Ayvan-saray arasına köprü yapılarak iki ordu arasında irtibat tesis edilmiş olacaktı. Verilen karar üzerine evvelâ gemilerin karadan çekileceği yer tetkik edildi. Açılacak kısım ormanlıktı ve Kasımpaşa mevkiine kadar iniyordu. Gemilerin çekileceği yol Tophane önündeki sahilden başlayarak Boğazkesen'den geçiyor ve buradan güney batıya dönüp sırtları aşarak Löbon Pastahanesi tarafına çıkıyor ve tepeyi aşarak Perapalas yanından Kasımpaşa'ya yani Haliç sahiline geliyordu (39). Bunun tesbitinden sonra yol tesviye olundu ve yuvarlak ağaçlardan kızaklar yapıldı; gemilerin kızaklar üzerinden kayması için Galata Cenevizlilerinden zeytin yağı, sade yağı ve domuz yağiyle bu kızaklar iyice yağlandı, bu işler yapılırken Galata Cenevizlilerine bu hazırlığı duyurmamak için tedbir alındı, bu taraflardan düşman donanmasına havan topları atılmak ve zincire karşı taarruz edilecekmiş gibi aldatıcı hareketler yapıldı.
Nihayet Çiftesütun altındaki cihetten yani Tophane'den itibaren donanmadan ayrılan iki, üç ve beş sıra kürekli altmış yedi veya yetmiş iki gemi (40) bir gece içinde (21 - 22 Nisan) yukarıda tesviye edildiğini gösterdiğimiz yoldan (Barbaro, gemilerin tekerlek üzerinde bulunduğunu beyan ediyor) Kasımpaşa'ya indirilmiştir; gemiler inerken bir taarruza uğramamak için bir kaç top, okçu ve arkebuzcular tarafından himaye olunmuşlardır (41).
Gemilerin bir gece içinde Haliçle indirilmesi düşmanı hayrette bıraktı ve şaşkınlık verdi (42), ilk iş olarak Hasköy ile Ayvansaray arasına (Avcılar kapısı tarafına) bir köprü kurmak oldu; bir çok sandallar, fıçılar sıkı sıkıya birbirine bağlandı ve sonra bunların üstüne tahtalar döşendi ve kancalar geçirmek suretiyle eni elli ve boyu yüz kulaç bir köprü vücuda geldi. Dukas'a göre bu köprüden beş kişi yan yana geçebilirdi. Köprünün üzerine yerleştiririlen toplar ve Haliç'te Türk donanmasının topları ile bu taraftaki surlar dövülmeğe başladı; bu kısmın müdafaasında pek az müdafi vardı; bunun üzerine imparator diğer yerlerden alarak buradaki surlara da kuvvet göndermek mecburiyetinde kaldı.
Donanmanın Haliç'e inmesi ve köprü yapılması büyük endişeyi mucip olduğundan toplanan bir harb meclisinde köprünün yıkılmasına karar verdilerse de muvaffak olamadılar; yakalanan kırk Rum askeri derhal öldürüldü; buna mukabele olmak üzere imparatorun emriyle iki yüz altmış kadar Türk esiri burçlar üzerinde katledildiler.
Galata'da Aios Teodoros tepesine konan toplarla Haliç'teki düşman donanması dövülmeğe başlandı. En büyük gemi batırıldı, düşman gemileri Galata tarafındaki kıyılara sokularak top ateşinden kurtulmuşlardı; fakat artık faaliyet ve hareketleri görülmüyordu; imparator Haliç suruna koydurduğu iki topla Türk gemilerini ateş altına alarak ikisini batırdı; buna mukabil Kasımpaşa tepesine konulan üç büyük topla Bizans topçusunun bulunduğu surlar mütemadiyen top ateşi altına alındı.

6 Mayıstaki İkinci Hücum
Surlara karşı her gün top ateşi devam ediyordu, Eğri kapı tarafına konmuş olan büyük toplardan birisi oradaki surun metin olmasından dolayı kaldırılarak Topkapı cephesine getirildi. Top adedi burada ziyadeleşmek suretiyle neticenin buradan alınması tekarrür etmişti; surlar mütemadi doğuluyordu; Pâdişah, kâfi derecede tahribat yaptığına kani olduğundan mayısın altısında güneşin batmasından dört saat sonra gece âni olarak yine Bayrampaşa deresi vadisindeki surlara mevzii ikinci bir taarruz daha yaptırdı; fakat bu yoklamadan bir netice çıkmadı ve bu kısmın müdafaası için üç Venedik gemisinden alınan dört yüz gemici Topkapı surlarına getirilerek burası takviye edildi.
12 Mayıs Taarruzu
Bu mevzii taarruz 12 mayısta Vlaherna sarayı ile Edirnekapı arasındaki surlara yapıldı. O tarafta açılan bir gediğe yapılan taarruzda ilk hamlede muvaffakiyet hâsıl olur gibi olduysa da ihtiyat kuvvetlerinin yetişmesi üzerine püskürtüldü; onu müteakip tekrar edilen taarruz yine başarı verecek iken Edirnekapı mıntakasından yetişen bin kişilik bir kuvvetin yardımı ile bir netice elde edilemedi.
Bundan sonra top muharebesi, ok, kurşun atışları, lağım hafriyatı ve büyük müteharrik harb kulelerinin surlara taarruzları ile günler geçti. Açılan lağımları Bizans lağımcıları buluyorlardı.
İmparatora Son Teslim Teklifi
Fatih umumî hücum yapılmasın sırası geldiğini tahmin ederek ondan evvel imparatora sulh teklifi yapmağa karar verdi ve 23 veya 24 Mayısta İsfendiyaroğlu Kasım Bey'i elçi olarak imparatora gönderdi ve umumî hücumun doğuracağı feci neticeye sebebiyet vermemesini bildirdi. Padişahın teklifi şöyle idi:
1— Şehrin kendisine terki,
2— İmparatorun bütün mahiyyeti, hazinesi ile sağ ve salim, arzu ettiği yere gitmesi veya Mora despotluğunu kabul eylemesi,
3— Ahalinin de gitmek veya kalmakta serbest olduğu bildiriliyor ve aksi halde şehir harben alınacak olursa halkın harb esiri olacakları tebliğ ediliyordu.
Kasım Bey bu güç durum üzerine imparatoru sulhe imale etmek istedi; imparator da bazı mukabil tekliflerde bulunmak üzere Sultan Mehmed'e elçi gönderdi ve Rum elçileri padişah ne kadar vergi isterse iktidarı dışında olsa dahi vereceğini ve daha başka tavizlerde de bulunacağını söyledilerse de Dukas'ın söylediğine göre Pâdişah:
"Buradan gitmekliğim kabil değildir; ya ben şehri zabtederim, yahut şehir beni ölü veya diri olarak zabt eder, eğer şehirden sulhen çekilirsen sana Mora'yı ve kardeşlerine diğer eyaletleri vereceğim; bu suretle dost oluruz, şayet şehre harben girecek olursam eşraf ve ayanını ve seni öldürüp halkı esir edip mallarını yağmalattırırım" cevabını gönderdi.
Macaristan Kralının Elçisi
İstanbul muhasarasının sonlarına doğru (25, 26 Mayıs) bir Macar heyeti Osmanlı karargâhına geldi. Bu heyet ile Jan Hunyad'ın naiplikten çekilerek genç kıral Ladislas'ın kıral olduğu bildiriliyordu. Bu münasibetle Jan Hunyad Sultan Mehmed'le üç sene müddetle yapmış olduğu mütareke, idareyi kirala devretmesi münasibeti ile imzalamış olduğu ahidnameyi geri istiyor ve Osmanlı hükümdarının ahidnâmesini de iade ediyordu. Macar murahhası vezir-i âzam ve onun yanında bulunan iki vezirle görüştü; sefir efendisinden aldığı talimat üzerine İstanbul muhasarasının kaldırılmasını pâdişâhtan rica etti ve aksi halde Macarların, Rumlar lehine hareket edeceklerini beyan eyledi; Macar murahhası bundan başka batı devletlerine âid bir filonun da imparatorun yardımına gelmekte olduğunu da söyledi; Macar heyetinin gelmesi ve Macarların Rumlara yardım edeceği ve donanma geleceği şayiası yayılarak dedikodu başladı (44).
26 Ocak 1453'de Venedik Cumhuriyetinin İmparatorla akd etmiş olduğu muahede mucibince cumhuriyet, adalar denizindeki donanması ile yardımı imzalamış ve henüz donanması gelmemiş fakat İmparator, yardımın acele yapılması için Venedik'in Akdeniz kumandanı Loredano'ya haber göndermişti ki (45) Macar elçisinin Batı filosu dediği bu olacaktır.

Umumi Hücum ve Şehrin Zaptı
29 Mayıs gecesi başlayıp sabaha yakın saate kadar devam eden iki hücumdan sonra, 29 Mayıs salı günü sabaha karşı umumî hücum başladı; asıl netice alınacak kısım Topkapı ile Edirne kapısı arasında açılmış olan gedik olup padişahın bulunduğu merkez kolu buraya hücum ediyordu. Birinci umumî hücum iki saat, arkasından yapılan ikinci umumî hücum bir buçuk saat sürmüş ve henüz bir sonuç elde edilememişti; müdafiler de canlarını dişlerine alarak çalışıyorlar, surlara merdiven koyup çıkanları grojuva ateşiyle ve sair vasıtalarla öldürüyorlardı; diğer kollardaki hücumlarda bir muvaffakiyet elde edilemedi.
Bunun üzerine merkez kolundaki yeniçeriler ve ihtiyat kuvvetleri son koz olarak ileri sürüldü. Bu defa bizzat padişah da yeniçerilerle beraberdi; imparator da bu cephede bulunuyordu; bu sırada surları büyük bir azimle müdafaa eden başkumandan Jüstinyani elinden ve kolundan yaralandı ve ziyade kan zayi ettiğinden dolayı imparatorun ricasına rağmen müdafaayı terk ederek çekilmişti (50).
Bu hücum esnasında yeniçeriler hendek önüne kadar gittiler. Padişah bunları orada durdurdu ve okçular ve arkebozcuların yağdırdıkları ok ve arkebozların himayesi altında olarak hücuma sevk etti; yeniçeriler hendeği aşarak sura dayandılar. Yeniçeriler arasında iri yarı Ulubadlı Hasan isminde bir yeniçeri kalkanını sol eli ile başının üzerinde tutarak sağ elinde palası olduğu halde ilk olarak surun üstüne çıktı; bunu gören otuz kadar yeniçeri onu takip ettiler ise de müdafilerin ok ve taşlar ile sekizi öldürüldüler. Ulubadlı Hasan yaralanmasına rağmen diğer arkadaşlarının sura çıkmalarına yardım etti; fakat bunlar da öldürüldü ve Ulubadlı Hasan da büyük bir taşa takılarak surdan aşağı düştü ve yukarıdan atılan ok ve taşlarla şehit oldu (51). Fakat hücum devam ettiğinden sura çıkanlar çoğaldı ve surun üstünde tutundular. Bunu müteakip topla tahrip edilen yerden yeniçeriler içeri girip birinci surla ikinci sur arasındaki sahayı (Prevolos) işgal ettiler; buradaki müdafileri püskürttüler. İmparator maiyyeti ile Pemton kapısına doğru kaçtı; şiddetle takip olunuyorlardı, Kostantin omuzundan yaralanmış ve yanındaki Kantakuzen maktul düşmüştü; imparatorun kaçtığını ve kendilerine doğru geldiğini gören ikinci sur müdafileri de paniğe tutuldular; rivayete göre bu panik esnasında imparator da düşerek çiğnenip öldü (52). Dış sur düştükten ve iki sur arasındaki saha (Provolos) temizlendikten sonra müdafaasız kalan iç surlar da alındı. Topkapı içeriden kırıldı ve Türk kuvvetleri bu kapıdan içeri şehre girdiler. Silivri kapısı tarafındaki bir gedikde zorlanarak buradan da şehre girildi; yalnız Giridli gemicilerin müdafaa ettikleri Vasileos (Basil) Leon ve Aleksiyüs burçları alınamadı, bunlar kahramanca döğüştüler; bunların müdafaaları padişaha arz edilerek kendilerinin gemileriyle mallarının serbest bırakılması şartı ile teslim olarak gittiler. Haliç tarafındaki donanma efradı Odun kapısından girdiler.
Topkapı ile Edirnekapı arasından girilerek surlar işgal olunacağı sırada Karaca Paşa kolunda bulunan ve dışarısı ile muhabere etmek üzere evvelden kapatılmış olup Kostantin'in emriyle açılmış olan Kerkaporta (Canbazhane kapısı)'nın açık bulunduğunu anlayan Türk askerlerinin elli kadarı buradan içeri girmişler ve arkalarından iltihak edenlerle kuvvetlenerek o tarafta Karaca Paşa kuvvetlerine karşı müdafaada bulunan Rumlara baskın yaparak bunları kaçırmışlar ve bu suretle bu taraftan da suru işgal etmişler ve Osmanlı sancağını dikmişlerdir.
İşte elli dört gün süren ve 18 Nisan, 6, 12 ve 29 Mayısta yapılan dört büyük hücumdan sonra —ki sonuncusu bunları en umumisi idi— Şarkî Roma İmparatorluğu'nun 1125 senelik başşehri olan (54) İstanbul ( Kostantiniyye) 20 Cemaziyelevvel 857 / 29 Mayıs 1453 salı günü zabd edildi (55). Deniz tarafında donanmaya karşı müdafaada bulunan müdafiler, sura çıkmak isteyenlerle mücadele edip mukavemet ediyorlardı. Fakat bunlar şehrin karadan işgal edildiğini Türk askerlerinin saat üçte o tarafa gelmeleri üzerine anlamışlardı. Rumların sur haricindeki Türk kuvvetleriyle harb ettiklerini gören Türkler surlarda bulunan Rumların üzerlerine hücum ederek bunları öldürmeğe başlamışlar ve bu suretle dışarda gemilerde bulunan askerler de deniz tarafındaki kapıdan içeriye girip ganimet elde etmeğe muvaffak olmuşlardır. Şu halde deniz tarafındaki surlar İstanbul'un kara tarafından işgalinden bir buçuk, iki saat sonra işgal olundu (Dukas s. 293). Marmara tarafındaki surların bir kısmına kumanda eden Çelebi Mehmed'in oğlu Şehzade Orhan, şehrin işgal edildiğini haber alınca elbisesini değiştirerek askerler arasına karışmış ise de aranıldığını haber alması üzerine kendisini surdan atarak intihar etmiş ve başı kesilerek padişaha getirilmiştir. Donanma efradının da şehre girdiğini gören Haliç'teki ecnebi gemileri fırsatı kaçırmayarak kaçabilenler mültecileri alarak limandan uzaklaştılar. Françes, Türklerin saat iki buçukta şehre hâkim olduklarını yazar ki öğleden sonradır (56).
İmparator XI. Kostantin pek çok müşkilâta ve yapılan ihanetlere rağmen büyük bir azimle şehri müdafaa etmiş, kendisine deniz yoluyla kaçması teklif edildiği halde bunu red ederek askerinin başında ve memleketinin müdafaası uğrunda can vermiştir. Kostantin ölümünde kırk dokuzla elli yaş arasında idi (57). İstanbul fethini müteakip alınan esirlerin mikdarı elli bin kadardı.

Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’a Girmesi (58)
Yirmi iki yaşında İstanbul'u fethederek tarihte FATİH unvanını almış olan II. Mehmet, surların işgal edilip askerin şehre girmesinden sonra halk, kadın, çocuk, büyük kiliseye doğru kaçışıyor ve kaçamayanlar esir ediliyorlardı (59). Askerler, Ayasofya'ya kadar gittiler, kiliseye dolmuş olan halk arasından istedikleri kadar esir aldılar. Fatih sıkı bir muhafaza altında olarak mahiyetin de vezir, ulema ve sair ileri gelen devlet adamları ile birlikte muhteşem bir alay ile Top kapısından şehre girdi. Fatih'in İstanbul'a girişi hakkında müellif, eski tarihçiler tarafından görülmeyerek son senelerde yayınlanmış olan bir vekayinameden aldığım hulâsayı aşağıya yazıyorum (60).
"Şehirde yer yer mücadele oluyordu; kumandanlar Padişaha: Sen bizzat şehre girmezsen biz ahaliyi itaat ettirmeğe mecbur kalamayız deyince, Sultan Mehmet: imparatorun aranmasını emrettiği gibi, halka taarruz edilmemesini ve halkın itaat eylemesini emreyledi; bu suretle şehirde sükûnet hasıl oldu. Şehirdeki bütün ölüler yakıldı, şehir temizlendi; padişah Romanos (Topkapı) kapısından şehre girerek, Ayasofya kilisesine gitti, oraya gelince atından indi, (Şükrane olarak) yere kapandı ve toprak alıp başının üstüne götürdü; bu esnada patrik, papazlar, pek çok halk, kadın, çocuk toplanmışlardı; padişah şehrin fevkalâde olduğunu görerek:
"Hakikaten bunlar erkek adamlarmış. Onların muharebe esnasında böylece çarpışmaları ve ölmekten saadet duymaları boşuna değilmiş" dedi; sonra Ayasofya’ya girdi, mukaddes mahalde durdu, patrik ve halk yerlere atılarak ağlaştılar; Sultan Mehmet onlara elleriyle susmalarını işaret etti; sükûnet teessüs edince patriğe:
"Ayağa kalk. Ben Sultan Mehmet sana ve arkadaşlarına ve bütün halka söylüyorum ki, bu günden itibaren artık ne hayatınız ve ne de hürriyetiniz hususunda benim gazabımdan korkmayınız" dedi. Sonra, ordusunun kumandanlarına dönerek: askerin halka hiç bir fenalık yapmamalarını emretmelerini ve herhangi birisi bu emre itaat etmezse ölümle cezalandırılacağını bildirdi (61).
Kilisenin her tarafını ve hazinelerini görmeği arzu ederek herkesin dışarı çıkmasını emretti; fakat halk ağır ağır çıktığından ve kendisi de bunu bekleyemeyeceğinden dışarı çıktı ve imparatorun sarayına gitti. Orada karşısına Kostantinin başını getiren bir Sırp çıktı; padişah Rum beylerine bu başın Kostantinin başı olup olmadığını sordu. Onundur dediler, bunun üzerine:
"Allah seni ne kadar yüksek yaratmıştı ve seni imparator yapmıştı; niçin böyle boş yere helak olmak istedin?" dedikten sonra kesik başı patriğe gönderdi.
Kostantinin zevcesi İmparatoriçe kocası ile son defa vedalaşıp ayrıldıktan sonra İstanbul'un işgali üzerine Rum beyleri tarafından kızları ve asıl ailelere mensup kadınlarla birlikte Jüstinyani'nin gemisiyle Mora'ya götürüldü. Sultan Mehmet bunları kaçıranların kimler olduğunu tahkik edip öğrendi ve bunları idam eyledi; akşam üzeri sur dışındaki karargâhına döndü (63).
Tarihin ikinci cildinde görüleceği üzere Fatih Sultan Mehmet, patrik intihabı ve İstanbul'un tanzimi için görülecek işleri tertip ve icap eden memurları tayin ettikten ve on sekiz hazirana kadar İstanbul'da kaldıktan sonra Edirne'ye döndü ve büyük bir zafer alayiyle şehre girdi (64).
İstanbul'un zabtından üç veya beş sene sonra (1456 veya 1458) Lâtinlerin elinde bulunan Atina alındı ve Peloponez de dahil olduğu halde bütün Yunanistan elde edildi

İSLAMDA KURBAN



85 - İSLAMDA KURBAN

KURBAN: Kurban, Türkçeye Farsçadan, Farsçaya ise Arapçadan geçmiş bir sözcüktür. Arapça k-r-b kökünden türemiş olup, sözlükte "yaklaşmak" anlamına gelir. Fakat Arapçada -an eki olmayıp bu ekin Farsçadan geçtiği aşikârdır. Farsçadaki anlamı ise yaklaşan demektir. Kurban kelimesinin Arapçası ذِبْح (zibh) dir. Dini terim olarak Allah’a yaklaşmak ve Allah rızasına ermek niyetiyle kesilen, kurban edilen, hayvan demektir. Kur'an'da geçen İbrahim peygamber ve oğlu İsmail ile ilgili kıssadan yola çıkarak, kurban kavramı, çok daha genel olarak bir adanmışlığı, Allah'a teslimiyeti ve ona karşı şükür içinde olmayı ifade etmektedir.

Kurban sözcüğü Kur'an'da birkaç kez geçer; örneğin Maide Suresi 27. ayette Habil ile Kabil anlatılırken iki kardeşin sunduğu adaklardan bahsederken kurban sözcüğü kullanılır İslam’da bugün anlaşılan kurban kavramının temelini İbrahim ile İsmail'e dair olan kıssa oluşturur.

Kur'an'da, İbrahim'in bir oğul için dua etmesi, bunun ardından doğan İsmail isimli çocuğunu Allah'a adamakla sınanmasından bahsedilir. Bunun üzerine ikisinin de (İbrahim'in de İsmail'in de) bunu (İsmail'in kurban edilmesini) kabullenip bu işe koyulurlar:

AYET:"(Oğlu) yanında koşma çağına gelince: "Yavrum, ben seni rüyamda boğazladığımı görüyorum. Artık bak ne düşünürsün?" dedi. "Babacığım sana ne emrediliyorsa yap. Beni inşallah sabredenlerden bulacaksın." dedi.

Ne zaman ki ikisi de bu şekilde teslim oldular, (İbrahim) onu tuttu şakağı üzerine yıktı."[3] (Saffat Suresi: 102,103)

Fakat Allah'ın bu manevi adanmışlığı kabul edip, bunun bir sınama olduğunu onlara belirtmesi ve onlara bir kurbanlık hayvan göndermesiyle anlatı sonlanır:

AYET: "Ve ona şöyle seslendik: "Ey İbrahim.

Rüyaya gerçekten sadakat gösterdin, işte Biz güzel davrananları böyle mükâfatlandırırız."

"Şüphesiz ki bu apaçık ve kesin bir imtihandı." dedik.

Ve ona büyük bir kurbanlık fidye verdik."[3] (Saffat Suresi, 104-107)

KURBANA İLİŞKİN NASSLAR

Kurbanın bir ibadet olduğuna dair Kur'an'daki deliller

Sâffât Suresi,107; İbrahim’in oğlu İsmail’in yerine bir kurbanın, Allah tarafından kendilerine fidye olarak verildiğinin anlatılması.

AYET:" Kendilerine rızık olarak verdiği kurbanlık hayvanlar üzerine belirli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin." (Hacc,28)

AYET: "Kurbanlık büyükbaş hayvanları da sizin için Allah’ın dininin nişanelerinden kıldık. Sizin için onlarda hayır vardır. Onlar saf saf sıralanmış dururken kurban edeceğinizde üzerlerine Allah’ın adını anın. Yanları üzerlerine düşüp canları çıkınca onlardan siz de yiyin, istemeyen fakire de istemek zorunda kalan fakire de yedirin. Şükredesiniz diye onları böylece sizin hizmetinize verdik."

"Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir." (Hacc 36-37)

Bu ayetlerde bahsedilen kurban kesimi, bir tür adanış göstergesi, fakirlere yardım ve bir dinî ibadet olarak hayvanların kurban edilmesidir.

KURBANIN VAKTİ:

Kurban Eyyamı nahr(Kurban kesme günleri) denilen zilhicce ayının 10. cu 11. ci 12. inci günleri kesilir. 10. günü kesmek daha faziletlidir. 10. günü fecir doğmadan önce kurban kesmek caiz değildir. Zilhiccenin 12. günü akşam namazına kadar gece ve gündüz kurban kesilebilir. Ancak geceleri kesmek mekruhtur. Bayram namazı kılınan yerlerde bayram namazından önce kurban kesmek caiz değildir. Bayram namazı kılınmayan yerlerde 2. fecirden sonra kurban kesilebilir.(Serahsi xııı. 9 ,Kaşani V 73-74, Hindiye V 295-296)

SLAMDA NEFS (EGO)



83 -İSLAMDA NEFS (EGO)

NEFS: öncelikli olarak bir kimsenin kendisi veya özü anlamına gelir. Açık ve gizli, dünyaya ve ahirete bakan duyuları, maddî ve manevî becerileri, arzu, heves ve ihtiyaçları, canı, ruhu, hayatı ve istekleriyle kişinin bizzat kendisi demektir.

‘Nefs’, ruh ve kalp manasında da kullanılmıştır. Şeriat ilminde ise, şehvet (cinsî ve her türlü aşırı istek) ve kızgınlığın başlangıcı olan içteki, insanın içindeki manevî güce nefs denilmektedir. Nefs kelimesi zaman içerisinde birçok anlam kazanmıştır ki, bunların bazıları şunlardır: Can, kalp, benlik, kan, iç, kimse, beden, izzet, görüş, kötü göz, arzu, yücelik, bir şeyin özü gibi.

Nefsin İşlevi: ‘Nefs’, tek tek her varlığa işaret ettiği gibi, bu varlıklara yön kazandıran manevî güce de verilen addır. Bu anlamda nefs, maddî hayatın kaynağıdır, yani isteklerin merkezidir.

İnsan şekil yani cisim ve manevî cephe sayılan ruhtan meydana gelir. İnsanın ruhu onun nefsidir de denmiştir. Hayatın devamı için bedenin bazı şeylere ihtiyacı vardır. Nefs bu ihtiyaçların şekillendiği ve çıktığı yerdir. Nefsin istekleri hayatın devamı için gereklidir. Ancak nefis başıboş bırakıldığı zaman, aşırı istekler gündeme gelir ve insan o noktada hataya düşer. Kişinin yeme içme, soluk alıp verme, barınma, uyuma, sahip olma arzuları nefsin normal istekleridir. Ancak bu istekler başıboş bırakıldığında, kişi câhil, cimri, hasetçi, gözü doymaz, azgın, sapıtmış, gurura kapılmış bir varlık haline gelebilir. Çünkü nefsin yapısı buna uygundur.

İşte dünya hayatının anlamı nefsin bu istekleriyle mücadele etmede şekilleniyor. İslâm, bir başka deyişle Allah’ın dâveti kişiye bu mücadeleyi öğretmektedir. İslâm'ın getirdiği ölçüler nefsin isteklerini olumlu bir şekilde yönlendirmeyi sağlar. Nefs bazen şeytanın kandırmasıyla kendini büyük görmeye ve doyumsuz olmaya başlar. O noktada kendini ve işlevini unutur. Sahibini azgınlığa ve isyana sürükler. Aslında nefse isyanı da takvayı da, hata yapmayı, aşırı istekleri, doyumsuz iştahları ve Allah’a itaat etmeyi de öğreten Allah’tır (91/Şems, 7-8). Ancak insan bu noktada sınanmaktadır.

Nefsin istekleri kişinin hayatını sürdürmesini sağlar. Ama aşırı istekleri onu hataya ve çizilen sınırları aşmaya götürür. Sözgelimi, kişinin yemek isteği meşrudur, bir ihtiyaçtır, ama başkasının yiyeceğini çalarak ihtiyacını gidermesi hatadır. Kişinin nefsi cinsel birleşmeye ihtiyaç duyar, ancak zina etmesi sınırı aşmasıdır. İnsanın dünya malına ve geçimliğine sahip olmak istemesi ve sahip olması normaldir. Çünkü insan böyle yaratılmıştır. Ancak kişi nefsinin aşırı arzularının peşine gider de, hangi yolla olursa olsun ve ahireti unutarak mal toplamaya çalışırsa hataya düşer. Kişilerin topluma yön vermesi, yönetmek istemesi doğaldır ve ihtiyaçtır. Ancak nefsinin gururuna kapılıp da zulmetmeye ve başkasının haklarına tecavüz etmeye kalkışanlar, sınırı aşanlardır

NEFSİN ÇEŞİTLERİ

Nefis kuran-ı kerimde üç türlü geçer.1-nefsi emmare2-nefsi levvame3-nefsi mutmainne. Nefsin başka çeşitleri varsa da ana çeşitleri bunlardır.

NEFSİ EMMARE:

Bu nefis sürekli kötülüğü emreden, şehvetin esiri olmuş, onun emrine girmiş, şeytanla dost olmuş, şeytanın kulu ve kölesi olmuş ,sürekli hayvani istekleri ön plana çıkarmış, arzu, istek, temayül, aşırı sevgi, cinsel arzu ve isteklerin esiri haline gelmiştir. Aşırı şekilde mal edinme hırsı, diğer insanlardan üstün olma hırsı, beğenilme arzusu, hırs, bencillik, cimrilik, sabırsızlık kadere karşı gelme, belalara musibetlere isyan etme, nimetlere şükretmeme, nankörlük, hayasızlık, kibir, kendini beğenme, başkalarını küçük görme, kendi kusurlarını görmeyip başkalarının kusurlarını araştırma, yayma, ibadetleri gösteriş için yapma, v.b bütün bunlar nefsi emmarenin özellikleridir. Nefsi emmare sahipleri asla kendilerine toz kondurmaz. Hep onlar haklıdır başkaları haksızdır. Onlar doğrudur başkaları yanlıştır. sürekli olarak nefislerine temize çıkarmak bu nefsin en önemli özelliğidir. Herkes cehennemlik o cennetliktir. Herkes kötü o iyidir, Herkes ona kötülük yapmış ama o hiç kimseye kötülük yapmamıştır. O herkese iyilik yapmış ama hiç kimse ona iyilik yapmamıştır. Bu nefsin en önemli özelliklerinden biriside kendisine yapılan iyiliği ne kadar büyük olursa olsun hemen unutması ama kendisine yapılan kötülüğü ne kadar küçük olursa olsun asla unutmaması ve kin beslemesidir. Üstelik kendisine iyilik yapanın bu iyiliğini zaaf olarak olarak kabul etmekte ve kendisine iyilik yapanın bu zaafını kendi çıkarına kullanmaktadır.

Sayın olurlarım nefsi emmarenin marifetlerini şeytanlıklarını kötülüklerini saymaya kalksak sayamayız en iyisi biz Kuran-ı kerim bu konuda bu buyuruyor ona bakalım.

AYET:(Huccurat.11)(vela telmizu en fusekum)”Nefslerinizi temize çıkarmayın”

Nefsini temize çıkarmak ne demektir. Yani onlar nefislerine toz kondurmazlar onlar cennetliktir, onlar melektir, en alim, en abit, en zahit, en bilgili, en üstün, en güzel, en zengin, en dürüst, en çalışkan, en hatasız, en kusursuz, en iyi, en temiz, yani her şeyin enleri onlardır. Başkaları hep hatalı hep kusurlu, hep cehennemlik hep kötüdür, Bir kez olsun acaba bende hata var mı? Diye akıllarına bile gelmez. Hatalarını yüzüne vuran en büyük düşmanlarıdır. Onların dostu kendisini sürekli öven, pohpohlayan, onun isteklerine boyun eğen, yaptığı kötülükleri görmezden gelen, onunla birlikte bu kötülüklere iştirak edenlerdir. Nefsin hoşlandığı içki, kumar, zina v.b günahları onunla birlikte yapan veya yaptıklarına karşı çıkmayan destekleyen onun dostu ama bu kötülüklere karşı çıkan ve onu uyaran da en büyük düşmanıdır. Bu gibiler asla dindarları, hacıları hocaları sevmez. Asla ana baba ve akrabalarını sevmez ve yanaşmaz. Bunlar asla dini savunan kişi ve kurumları sevmez. Velhasıl bu nefis daima kötülüğü emreder kim diyor bunu kuran okuyalım.

AYET:(Yusuf.53.)(innennefse leemmaretunbissui)”Nefis daima aşırı şekilde kötülüğü emreder”.

Sayın okuyucularım İnsan önündeki çukuru görürse o çukura kolay kolay düşmez. Bizlerde kalbimize gelen o düşüncelerin harama olan aşırı zaafiyetimizin, helala ve ibadetlere karşı olan isteksizliğimizin. Allah’ın emirlerinden rahatsız olmamızın, Allah’ın yasakladıklarından zevk almamızın , Kuran-ı kerimin ve peygamberimizin söylediklerini kulak ardı etmemizin Dünyayı ve içindekileri aşırı sevmemizin velhasıl her kötülüğün başının nefsimiz olduğunu ,nefsi emmaremizin olduğunu bilirsek onunla mücadele etmemiz kolaylaşır. Bizim en büyük düşmanımız nefsimizdir. Dünyada ve Ahirette mutluluğa ermenin ilk yolu da bu azılı düşmanı yenmek onun esiri olmamaktır. Onun esiri olanlar. Daima dünyada zelil ve mahcup ahirette ise daima pişman ve cehennemlik olmuşlardır. Sayın okurum sen sen ol şu azılı düşmanını iyi tanı ona karşı hazırlıklı ol. Onunla savaş Onun istediğinin tam tersini yap. O sana ibadet yapma der sen yap. Bil ki o ibadetleri çok zor; haramları çok kolay, tatlı ve güzel gösterir. Sabahlara kadar kumar oynarsın hiç üşenmezsin ama 10 dakikalık namaz kılmak sana ölüm gelir. Sabahlara kadar içersin dans edersin, tepinirsin hiç zor gelmez ama ellerini açıp Allaha 5 dakika dua etmek ölüm gelir. Zor gelir. Bu örnekleri istediğiniz kadar çoğaltabilirsiniz. O sana cimri ol der sen cömert ol, O sana dünya malına tap der, sen tapma velhasıl o sana ne derse tersini yap çünkü o (yusuf.53) daima kötülüğü emreder. Sayın okurlarım dünyanın en zor işi nedir bilir misiniz? Kesinlikle dünyanın en zor işi nefsin arzularına karşı çıkmaktır. İleride gelecek ama gene de bir önsüz olarak söyleyeyim. Peygamberimiz(sav) bedir savaşı dönüşünde sahabelere şöyle hitap etmiştir. Arkadaşlar büyük savaşı zaferle sonuçlandırdık. Ama asıl daha büyük savaş şimdi başlıyor. O nedir bilir misiniz? O nefisle yapılan savaştır.” Gördüğünüz gibi peygamberimiz.(sav) nefisle savaşı asıl savaştan daha zor ve büyük görmektedir. Sayın okurlarım nefsinizle savaşı kazandığınız zaman ki onunla savaş bir ömür boyu süren savaştır. Nefsiniz artık nefsi emmareden nefsi levvameye doğru gider

NEFSİ LEVVAME:

Nefsi levvameye ulaşan kişi artık kendini sorgulamaya başlar. Tefekküre dalar düşünmeye başlar. Acaba ben niçin böyleyim. Neden böyle yapıyorum. Nasıl kurtulabilirim. diye çareler aramaya başlar. Nefsinin kötü olduğunu idrak etmiş, düştüğü hatayı yanlışı anlamış, artık çıkış yolu aramaktadır. Yaptıklarına pişman olmaktadır. Kendini eleştirmeye başlamıştır. Kurtulmanın çarelerini aramaktadır. Nefsini temize çıkarmamakta başkalarının hatalarını gördüğü gibi kendi hatalarına da görmeye başlamıştır. Kendisinin de sütten çıkmış ak kaşık olmadığını anlamış öz eleştiri yapar hale gelmiştir. Nefsiyle mücadele etmekte bazen nefsine yenilse bile bazen de nefsine karşı gelebilmektedir. Artık devreye akıl girmiştir.

AKIL: İdrak, muhakeme kabiliyeti, kavrayış, zeka, düşünme, kavrama, bilgi edinme gücüdür. Akıl eşyanın güzellik, çirkinlik, kemal ve noksanları ile ilgili sıfatını idrak eden özelliktir. Akıl insan oğluna verilmiş manevi bir güçtür. İnsan bu güç sayesinde gerekli bilgileri elde eder. İslam’a göre mükelleflik şartı akla bağlıdır. Yani akıl ve baliğ olmayan kişinin dinen hiçbir sorumluluğu yoktur.

HADİS: Allah(cc) Akıldan daha yüce bir şey yaratmamıştır. Akıl doğuştan vardır. Doğduktan sonra akıl yavaş yavaş gelişir. Erginlik çağına gelince tekamül eder. Sonra bilgi ve tecrübe ile fazlalaşır. Artar”(Ragıb-ı el isfahani)

HADİS: ”Akıllı nefsini kontrol altına alıp ölümünden sonraki ebedi hayat için hazırlanan kimsedir.(ibni mace .züht.31)”

Nefsi levvameye ulaşan kişi artık kadere inanmakta hayrın ve şerrin Allahtan olduğunu bilmektedir. Kuran-ı kerimin şu ayetine tam olarak teslim olmaktadır.

AYET:(Enbiya.35)”Biz deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan etmekteyiz.”

Nefsi levvame sahibi kişi dünyanın bir imtihan yeri olduğunu bilmektedir. Yarın ne kazanacağını yarının hayırlımı şerlimi olacağını yarın ölüp ölmeyeceğini hiç kimsenin bilemediğinin farkındadır artık. Nitekim Kuran-ı kerim

AYET:(lokman.34)”Hiç kimse yarın ne kazanacağını bilemez.”

İşte cenabı hak nefsini nefsi emmareden nefsi levvameye taşıyan kişiden son derece memnun olmaktadır. O kadar ki bu nefsin üzerine yemin edecek kadar. Bildiğiniz gibi Cenabı hak çok değer verdiği şeyler üzerine yemin eder.

AYET:''(Kıyame-2)Kendini kınayan (pişmanlık duyan-nefsi levvame) nefse yemin ederim (diriltilip hesaba çekileceksiniz).

NEFSİ MUTMAİNNE:

İman esaslarına aynel yakin(görüyormuş gibi )inanan İslamın emir ya yasaklarına harfiyyen uymaya çalışan; Kendisi bu esaslara uyduğu gibi Şu ayette belirtildiği gibi başkalarını da buna çağıran nefistir.

AYET:(Tevbe.71)”Mümin erkeklerde mümin kadınlarda birbirlerinin velileridir. Onlar iyiliği emreder kötülüklerden alıkoyarlar. Namazı dosdoğru kılarlar. Zekatı verirler. Allah ve Resulune itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir.”

İşte nefsi Mutmainne olanların vasıflarından biri budur. Bu dereceye Allahtan korkmaları ki onların Allahtan korkmaları azap edeceği için değil bilakis Allah’ın sevgisinden mahrum olmaktan korkmalarıdır. Yani sevgiliden ayrı olmaktan korkan sevgilinin korkusu gibidir. Onlar ne cennete gireceklerine sevinirler ne de cehenneme gireceğiz diye kaygı duyarlar; onların tek derdi vardır. Allah (cc) ,tek sevinçleri Allaha yakın olmak tek üzüntüleri de Allahtan uzak olmaktır. İşte bu nedenle bakın hangi seviyeye gelirler.

AYET:(Enfal.29)”Ey iman edenler. Eğer Allahtan korkarsanız. O size iyi ve kötüyü ayırt edecek bir anlayış verir. Suçlarınızı örter ve sizi bağışlar. Çünkü Allah lütuf sahibidir.”

İşte nefsi mutmainneye ulaşmış kişi Allaha olan bu sevgisi nedeniyle Allah(cc) tarafından mükafatlandırılmakta; Bu sayede iyi ve kötüyü ayırt edebilecek kapasiteye ulaşmakta Ve Allah(cc) bu kişilerin suçlarını örtmekte ve onları bol lütfu sayesinde bağışlamaktadır. Peki bu mertebeye nasıl erişilir. Bu mertebeye ulaşmak için. Akıl, vicdan ve iman gerekir.

VİCDAN: İyilikle kötülüğü ayırt etme ve iyilik yapma duygusuna vicdan denir. Vicdanın sağlam kalıp ölmemesi için imana ihtiyaç vardır. İman olmazsa vicdan ölür. Kötülüklere alışmak; Allah’ın hükümlerine karşı gelmek vicdanı zayıflatır.ve zamanla öldürür. Kalpler pas bağlar. Nitekim

AYET:(Mutaffifin.14)”Hayır hayır onların kazandıkları günahlar kalplerini paslandırıp yenmiştir.” Buyrulmaktadır.

Akıl ve vicdan insanları Allaha bağlılığa götürür. Şehvet ve nefsi emmare ise Allahtan uzaklaştırır.

ŞEHVET: Şeytani, hayvani istekler, dünya sevgisi, mal sevgisi, Allahın yasakladığı şeyleri yapmak, Allah’ın emrettiği şeyleri yapmamak. Bütün bunlar şehvetin fiilleridir. Ve bütün bunlar nefsi emmare de toplanırlar. Nefsi levvame de ise yaptığı günahlardan pişmanlık duyma, günahlarına tövbe etme, hatalarını kabul etme, başkalarının değil kendi kusurlarını araştırma, Allaha dua etme, Allaha yalvarma, günahlara ve kötülüklere üzülme, Allah’ın verdiği nimetlere sevinme ve şükretme, Allahtan ümit kesmeme, Allah’ı gücendirmekten korkma, Allah’ın affedeceği beklentisinde olma, Günahları işlememe, ibadetleri yapma, bela musibetlere karşı sabretme özellikleri nefsi levvame de toplanmıştır. Bunların hiç biri nefsi emmare de yoktur. İşte bu nedenledir ki nefsi emmarenin sonu cehennem nefsi mutmainnenin sonu cennettir. Nefsi levvamenin sonu ise araftır. Onların yani bizlerin (çoğumuz) cennete mi yoksa cehenneme mi gireceğine Allah(cc) karar verecektir. Nefsi mutmainne olanların cennete gireceklerini Allah(cc) bizlere şu ayetle müjdeliyor.

AYET: (Fecr 27-30)”(ya eyyetühennefsul mutmainneh irciği ila rabbiki raziyeten merziyyeh fedhuli fi ğibadi ved huli cenneti)” Ey huzura kavuşmuş nefis(nefsi mutmainne)Sen ondan hoşnut o senden hoşnut olarak rabbine dön seçkin kullarımın arasına katıl, cennetime gir.” Allah cümlemize nasip etsin. amin.

NEFSİ MUTMAİNNE

Nefsi mutmainneye erişmiş olanların bu mükafatlara erişmiş olmasının bir sebebi de çok zor olan nefsi emmareye karşı koymaları şeytanın nefsin dürtülerine uymamalarıdır. Nitekim şu ayete uyarak sürekli Allaha sığınmalarıdır.

AYET:(Araf.200)”Eğer şeytanın fitlemesi seni dürterse derhal Allaha sığın.”

Bu mertebeye erişmelerinin bir sebebi de sabrın her türlüsünü yerine getirmelerindendir. Sabır konusu işlendiğinde ayrıntı verilecektir. Ancak küçük bir not aktaralım. Sabır 8 türlüdür.

1-Bela ve musibetlere karşı sabır

2-Allahın emirlerini yerine getirmek için gösterilen sabır.

3-Allahın yasaklarından kaçınmak için gösterilen sabır.

4-İyi ahlaklı olmak için gösterilen sabır.

5-kötü ahlaklı olmamak için gösterilen sabır.

6-Çalışmaya ve başarmaya karşı gösterilen sabır.

7-Huzurlu ve mutlu olmak için gösterilen sabır.

8-Başkalarına sabrı tavsiye etmek için gösterilen sabır.

İşte nefsi mutmainne sahipleri bütün bu sabırların tamamına riayet etmektedirler. Sadece iki ayet meali verelim.

AYET:(Bakara.153)”Ey iman edenler sabır ve namaz ile Allahtan yardım isteyin. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.”

Bu ayette açıkça belirtildiği gibi Allah(cc) sabır konusunda kendisinden yardım istememizi bunu yaparsak kendisinin bizim yanımızda olacağını bildiriyor Ve gösterdiğimiz sabrın karşılığında hesapsız nimetler vereceğini bildiriyor. İşte

AYET:(Zümer.10)”Ancak sabredenlerin ecirleri hesapsız verilecektir.”

Ey günahlara gark olmuş şeytanın esiri olmuş nefsim. Önce kendine nasihat et. kendini düzelt. Sonra başkalarına öğüt ver. Sana önce kendi nefsinin ne durumda olduğu lazım. Sen kendin kör olduğun halde başkalarına nasıl yol gösterirsin. Kör bir insan nasıl başkalarının elinden tutup bir yere götüremezse sende kendini terbiye etmeden başkalarına nasıl faydalı olabilirsin. Ancak yüzme bilen birisi başkalarını boğulmaktan kurtarır. Halbuki sen yüzme bilmiyorsun önce kendini kurtar da sonra sıra başkalarına gelsin. Allah’ı sev. Amellerini sırf Allah için yap. gösteriş için hava atmak için yapma. Desinler için yapma. Yalnız Allahtan kork ondan başkasından korkma. Allahtan başkasının sevgisini içinde barındırma. Eğer Allahtan başkasını Allahtan çok seversen bundan Allah’ın hoşnut olmayacağını bil. Değil başkalarını kendi nefsini bile Allahtan fazla seversen heva heveslerini Allahtan fazla seversen bile Allah’ın buna razı olmadığını bil ve şu ayeti hiç unutma sürekli aklında bulundur.

AYET:(Casiye.23)”Heva hevesini tanrı edinenler.”

Demek ki sen heva ve heveslerini Allahtan çok severek bilmeden Allaha şirk koşuyorsun. Aman dikkat et. sen yaptığın ibadeti gösteriş için yaptığın için bilmeyerek Allaha şirk koşuyorsun. işte

AYET:(Kehf.110)”Ben ortakların ortaklıktan en uzak olanıyım. Her kim yaptığı amel ve ibadette bana başkasını ortak yapar. Riyakarlık eder, gösteriş yaparsa onu koştuğu o ortakla baş başa bırakırım.”

Yine Allah(cc)ibadeti namazı gösteriş için kılanların dini yalan saydıklarını dolayısıyla kendisine şirk koştuklarını söylüyor.” işte

AYET.(Maun 4-5)”Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki namazı gösteriş için kılarlar. İşte onlar dini yalanlamışlardır”.

(İslam dini diye bir din yoktur. Allah ta bir değildir demişlerdir.) sakın ha dikkat et nefsim bu durumlara düşme

EY NEFSİM BU DÜNYANIN İMTİHAN YERİ OLDUĞUNU UNUTMA

Ey nefsim Allah’ın verdiği nimetler o kadar çok ki bu nimetleri saymaya kalksan sayamazsın bunu kim söylüyor. Allah(cc)işte

AYET:(İbrahim.34)”Allah’ın nimetlerini saymaya kalksanız sayamazsınız.”

O halde ey nefsim Allah’ın bu sonsuz nimetlerine hala şükretmeyecek misin? Ey nefsim şükredersen ancak kendin için şükretmiş olursun yoksa Allah’ın senin şükrüne ihtiyacı yok. Nankörlük edersen de Allaha bir zararın dokunmaz kendine yazık etmiş olursun. İşte

AYET: (Neml.40) ”Kim şükrederse ancak kendisi için şükretmiş olur. Kimde nankörlük ederse şüphesiz rabbin kimsenin şükrüne muhtaç değildir.”

Ey nefsim okudun değil mi? ayeti neymiş Allah’ın senin şükrüne ihtiyacı yokmuş eğer şükredersen kendi karına Allah’ın hoşuna gider. Sana verdiği nimeti arttırır. Teşbihte hata olmaz şuna benzer size yemek yapan veya size hizmet veren eşinize veya annenize teşekkür ederseniz siz kazanırsınız. çünkü siz memnun olduğunuz için daha iyi yemek yapar ve sizi daha çok memnun etmek ister. Ama eğer beğenmezseniz yarın onu da yapmaz. Anladın mı biraz ey kafasız nefsim.

Ey nefsim Dünyada amaç ve gayretin yemek, içmek, giyinmek, evlenmek, güzel ve rahat evlerde yaşamak, mal mülk edinmek, servet toplamaktan ibaret olmasın, bütün bunlar nefsin işidir. Nefsin rağbet ettiği şeylerdir. Amacın gayen rağbetin Allaha yakın olmak olmalıdır. Allaha yakın olursan, Allah’ın emirlerini yerine getirirsen, ve Allah’ın yasaklarından sakınırsan, Allah’ı her şeyden çok seversen geçici olan bu dünyaya yüz vermezsen, ebedi ve kalıcı olan Ahireti kazanırsın.

EY NEFSİM İSTEDİĞİNİ ALLAHTAN İSTE BAŞKASINDAN DEĞİL

Ey nefsim günde 40 kere(Fatiha 4)’Yarabbi yalnızca sana ibadet eder ve yalnızca senden yardım dilerim”( iyya keneğbudu ve iyya kenesteğin)”

Diyorsun ancak yardımı zenginlerden, amirlerden, Ahmet ten, Mehmet ten istiyorsun, umuyorsun. Allahtan isteyeceğin yardımı kulundan istiyorsun. Sen ne aptal bir insansın. Sana yardım edecek olandan değil. Kendisi yardıma muhtaç acizden istiyorsun. Yardım istediğin insana da Allah yardım ediyor. O da senin gibi Allahtan yardım alıyor. Sadece canlılardan değil ölülerden de yardım istiyorsun. sana yakışıyor mu?hiç utanmıyor musun? Ey nefsim sana ne faydası ne zararı dokunmayacak olan ölülerden dirilerden yardım istemekten vazgeç. Sana şah damarından daha yakın olan Allahtan yardım iste bak Allah(cc) ne buyuruyor.

AYET:(Bakara.186)”Ben kullarıma şah damarlarından daha yakınım. Bana dua edenin duasını kabul ederim.”

Sana bu kadar yakın olandan istemiyorsun yazık sana vah sana vahlar sana halbuki Allah(cc) haşa adeta yalvarıyor.

AYET:(Müminun.60)”(udğuni estecibleküm)”Bana dua eden yok mu? Duasını kabul edeyim. Benden isteyen yok mu? İsteğini yerine getireyim.” Sen ne yapıyorsun Allah la arana aracılar koyuyorsun. Allahtan başka herkesten yardım bekliyorsun. Yuh olsun sana ey nefsim. Sen bu gidişle Dünyada da Ahrette de istediğine kavuşamayacaksın. Senin sonun Dünyada da rezillik Ahirette de rezillik olacak korkarım. Ey nefsim aklını başına al. Allah’ı herkesten fazla hele hele kendi nefsinden fazla sev. Yardımı yalnız Allahtan iste. Kurtuluşun, saadetin, mutluluğun, dünyanın, ahiretin, cennetin mükafatın buradadır. Ey nefsim deki.

AYET:(Araf.23)”Ey rabbim ben nefsime zulmettim onu temize çıkardım. Eğer sen beni affetmez bana acımazsan mutlaka ziyana uğramışlardan olurum.”

Ey nefsim deki

AYET:(Yusuf.101)”Beni müslüman olarak öldür.beni salih kulların arasına kat.”

Ey nefsim deki

AYET:(Ali imran.173)”Allah bana yeter o ne güzel vekildir.”

Ey nefsim deki

AYET:(Enfal.10)”Yardım yalnız Allah’tandır.”

Ey nefsim işte bu ayetleri hiç unutma sürekli aklında bulundur ve gereğini yerine getir. Yardımın yalnız Allahtan olacağını aklından çıkarma. Ey nefsim gel aziz ve celil olan Allaha boyun eğ onun takdirine onun fiiline boyun eğ gerek dışınla gerek içinle ona itaat et. Kadere rıza göster Ey nefsim sana takva gerek takvaya sarıl müttaki ol nefsine, şeytana, kötü arkadaşlara, insan ve cin şeytanlarına aldanma. Onlar her an seni kolluyorlar en ufak açığında hemen üzerine çullanarak seni yoldan çıkaracaklar. Akıllı ve dikkatli ol. Onlarla daima savaş halinde ol, miğferini çıkarma, kılıcını hiç kınına koyma, daima uyanık bulun. Seni günahlara sokmalarına müsaade etme. Şehvetinin, nefsinin, şeytanın esiri olma. Allaha şükretmeyi asla unutma. Sana verilen her nimetin Allahtan olduğunu bil bak Kuran-ı kerim ne diyor. Oku

AYET:(Nahl.53)”Size ulaşan her nimet Allah’tandır.” Demek ki sana verilen nimetleri Allah(cc) veriyor. İnsanlar yalnızca aracıdır. Bunu unutma Bozuk gözünü iyileştiren doktora değil o gözü sana veren ve o doktoru senin hizmetine veren Allaha şükret asıl ona teşekkür et.

KENDİNİ CENNETLİK BAŞKALARINI CEHENNEMLİK GÖRME

Ey nefsim başkalarını eleştirmekten vazgeç kendini sütten çıkmış ak kaşık başkalarını kara kazan görmekten vazgeç. Kendini cennetlik başkalarını cehennemlik görmekten vazgeç daima dünyalıkta kendinden üstünlere değil kendinden düşüklere bak. Ahretlikte de kendinden günahkarlara değil senden üstün olanlara bak. Sürekli kendi nefsini kına senden yaşlı birini gördüğün zaman şunun kim bilir ne kadar günahı vardır. Eceli de yaklaşmıştır. İmansız gideceği de muhakkak; Bense gencim imanım tamam önümde nice yıllar var. Allaha dönerim tövbe ederim ibadet ederim diye nefsini temize çıkarma. Aksine şu ihtiyar adam çok yaşadı kim bilir ne hayırlar işledi, ne ibadetler yaptı. Allah’ın rızasını kazandı artık bundan sonra günah işlemezse ne mutlu ona zaten istese de günah işleyemez. yaşı geçti kumarda oynayamaz, içkide içemez, zinada yapamaz. Besbelli ki imanlı gidecek ya ben yarın ne günah işleyeceğimi bilmiyorum gencim her türlü günahı işlemeye müsaitim nefsim ve şeytanım beni kandırırsa yarın günahlara gark olursam veya imanımı alırsa benden şeytan ne yaparım. Aman Allah’ım günahım çok, tövbem yok, ya aniden ölürsem halim nice olur diye düşün. Kendini kına kendini sorgula üstelik o yaşlının hesabı ayrı benim hesabım ayrı onun işlediği ne sevap ne günah bana yazılmayacak ben kendimi düşüneyim de. Aynı şekilde senden genç birisini gördüğün zaman vay şuna bak günahlara gark olmuş batıyor. İbadeti yok hasenatı yok iyiliği yok ölse murt gidecek diye nefsine pay çıkarıp nefsini temize çıkarma. Şöyle düşün bu genç adam günahları az benim ise günahım çok o 10 yıldır ibadet etmiyor dolayısıyla şimdi ölürse 10 yıllık ibadetinden sorumlu olacak ben ise 20 yıldır ibadet etmiyorum. benim hesabım daha zor bu genç benden şanslı diye düşün. Üstelik o genç 10 yıldır günah işliyor bense 20 yıldır günah işliyorum sonum kötü bu genç benden şanslı diye düşün. Üstelik bu gencin yapmadığı ibadetleri telafi etmek için önünde belki de uzun yıllar var yapmadığı ibadetleri tamamlayabilir. İşlediği günahlara tövbe edebilir. Ya benim sonum ne olacak yapmadığım ibadetleri tamamlamak için yeterli zamanım yok. Yeteri kadar tövbe etmek için de yeterli zamanım yok. O gencin durumu benden iyi ben kendime bakmalıyım diye düşün. Ey nefsim kendinden cahil birini gördüğün zaman şuna bak ne ibadetten haberi var ne Kuran okumasın bilir ne namaz kılmasını bilir. Ne sevap bilir ne günah bilir diye kendine pay çıkarma. O kişi cahil bilmediği için günah işliyor bilmediği için ibadet etmiyor Allah belki de onu bilmeyerek işlediği bu günahlardan ötürü affeder. Ya ben ne olacağım bile bile günah işliyorum. Bile bile ibadet yapmıyorum vah bana vahlar bana demelisin. Kendinden alim birini gördüğün zaman şuna bak alim adam işlediği günahlara bak ben cahil halimle ondan iyiyim deme. Deki o alim adam tövbe etmenin kendini Allaha affettirmenin usulunu bilir. Yolunu bilir ne yapar yapar kendini affettirir. Ya ben ben ne yapacağım kendimi affettirmenin yolunu yordamını bilmiyorum de. Ey nefsim kafiri gördüğün zaman hah işte bu ebedi cehennemlik ben ise cehennemde yansam bile eninde sonunda cennete gidecem ama ya bu ne yapayacak diye nefsini temize çıkarma nefsine pay çıkarma şöyle düşün o kafir olan şahıs. Kaç yaşında olursa olsun kaç yıldır ibadet etmiyor olursa olsun ne kadar büyük ve çeşitli günah işlemiş olursa olsun. Eğer Müslüman olursa anasından yeni doğmuş gibi günahsız cennete girer ya ben ne olacağım de.

EY NEFSİM HEM DÜNYAYI HEM DE AHİRETİ İSTİYORSAN MÜMİN GİBİ YAŞA MÜMİN OLARAK ÖL

Ey nefsim sen Allaha yakın olmak değil kafirler gibi dünyada rahat olmak istiyorsun. Doğrudur Allah(cc) adalet sahibidir. Kafirlerin Ahirette nasibi olmadığından onların cenneti dünya olduğundan dolayı kafirlere dünyada zenginlik ve rahatlığı daha fazla vermektedir. Nitekim şu ayeti kerime bize bunu açıkça bildiriyor.

AYET:(Taha.131)”Sakın kendilerini denemek için zengin ettiğimiz bir kısım Kafirlere heves etmeyiniz.(onların nasibi sadece dünyalıktır)Rabbinizin nimeti size daha bol ve ebedidir.”

Ey nefsim o halde niçin geçici dünya zevklerini, zenginliğini istiyorsun da kalıcı olan ebedi olan Ahiret nimetlerini istemiyorsun, yazık sana ey nefsim demek ki belalara, musibetlere, sıkıntılara tahammül edip gönül rızası ile sebat göstermek Allah sevgisinin bir işaretidir. Yarabbi bize nimetlere şükretmeyi bela ve musibetlere karşı sabırlı olmayı geçici dünya nimetlerinin peşinden gitmeyi Allaha lafta değil özde sevmeyi Peygamberlerinin ve Salih kullarının yolundan gitmeyi bize nasip et. Zalimlerin fasıkların yolundan bizi koru. Bize dünyada iyilik ver. Ahirette de iyilik ver. Şüphesiz duaları en iyi kabul eden sensin sen. Ey nefsim sen dünyada ebedi kalmak yiyip içmek için yaratılmadın. Allah’ın yoluna uymayan bir yaşayış içindesin. Bu halini derhal değiştir. Sadece kelime-i şehadet getirmekle cennete ulaşamazsın. Cennete girebilmen için salih amel işlemen gerekir. ibadet etmen gerekir. Takva sahibi olman gerekir. Allaha itaat etmen gerekir. Allaha kulluk etmen gerekir. Çalışma azim gayret gerekir. Doymayan azgın nefsin arzularına karşı durman gerekir. Allah birdir ondan başka ilah yoktur. Demek le hemen cennete kavuşamazsın. Sadece iman kapısından içeri girmiş olursun. Allah’ı bir biliyorsan Allah’ın emir ve yasaklarına uyacaksın. Allah’ı seveceksin. Allah’ı sevdiğini iddia ediyorsan her şeyden çok onu seveceksin.

HADİS: Bir gün hz. Ebubekir peygamberimize gelerek ya Resulullah Allahı ve seni çok seviyorum dedi. Peygamberimiz(sav) ya Ebu bekir ne kadar seviyorsun diye sordu. Çoluk çocuğumdan fazla seviyorum dedi. Peygamberimiz(sav) ya Eba bekir Allah’ı ve beni canından çok sevmedikçe kamil imana ermiş olamazsın diye buyurdu.”

Ey nefsim sen ne kadar seviyorsun Allah’ı ve Resulunu hiç kendine sordun mu? Bırak canını, bırak çoluk çocuğunu sevdiğin kadın, alıştığın içki, kumar, bindiğin araba, oturduğun ev, çalıştırdığın işyeri, eğlendiğin arkadaşın, beslediğin kedi kadar seviyor musun? Acaba bir tefekkür et düşün bakalım. Ey nefsim kendin hakkında bir iyilikle karşılaşırsan Allaha şükret. Yok eğer kötülükle karşılaşırsan sabret ve tövbe et. İşte bu sayede dinin kemale erer. Şeytanı yok eder. Nefsi emmareden kurtulur. Allah’ın hadi gir cennetime dediği nefsi mutmainne sınıfına girersin. Ey nefsim bol bol tefekkür et bol bol düşün

HADİS: ”Bir saatlik tefekkür bir gecelik ibadete bedeldir.”

Tabi sevgilini, malını, dünyayı düşün anlamı çıkarma bundan . Ahireti düşün, hesabı düşün, ölümü düşün, mizanı düşün, hatalarını düşün, kusurlarını düşün. Halbuki sen kusurlarını düşünmüyorsun, kusurlarını görmüyorsun, başkalarının kusurlarını görüyorsun. Kendi gözündeki merteği görmüyorsun. Başkalarının gözündeki çöpü görüyorsun. Halbuki sen kendinden mesulsun başkalarının hataları seni cehenneme götürmeyecek senin kendi hataların seni cehenneme götürecek, O halde sen kendine bak. Kendini kurtarmaya bak. Ama sen başkalarının hatalarını görerek kendi nefsini temize çıkarmaya çalışıyorsun. Bak işte o hacı hoca şu günahı işliyor ben işlesem ne olur. Bak adam şu yaşa geldi şu günahı işliyor. Ben işlesem ne olur. Diyerek kendi işlediğin günahlara mazeret arıyorsun ve kendine arkadaş arıyorsun.

ALLAHIN VERDİĞİ SONSUZ NİMETLERE ŞÜKREDİYOR MUSUN?

Ey nefsim güzel amel işlemekte tembellik etme, yoksa pişmanlık ve nedamet duyarsın. Amellerini tam ve noksansız yap unutma ki Allah sana verdiği nimetleri tam ve noksansız veriyor. Allah’ın bu cömertliğine ve izzzetine karşı sende amellerinde samimi ol lakayt olma Dilinle yaptığın duaya kalbinde eşlik etsin. kalpten yapılmayan dua geçersizdir. Unutma ki her kim zerre miktarı hayır işlerse karşılığını görür her kimde zerre miktarı şer işlerse karşılığını görür. Bu karşılık ya Dünyada ya Ahirette ya da ikisinde birden olacaktır. İşte

AYET:(zilzal.7-8)”Kim zerre miktarı hayır yapmışsa karşılığını görür kimde zerre miktarı şer yapmışsa karşılığını görür.”

Bu ayeti hiç aklından çıkarma hayır işleyen zaman veya şer işleyeceğin zaman hemen bu ayetler aklına gelsin ki şerden uzaklaşasın hayır yapmaya koşasın. Hasat zamanı millet ekin toplarken tarlaya tohum ekmekle mahsul alamazsın tohumu zamanında ekeceksin ki hasat zamanında ekin alasın senin de hayır yapma, iyilik yapma, tövbe etme, pişman olma, nadim olma, zamanın yaşadığın andır. Öldükten sonra hiçbir pişmanlık fayda vermez. Zira Ahiret hasat zamanıdır. Yaşarken ne ektiysen Ahirette onu biçersin. Gel geç olmadan Azrail kapıya dayanmadan can boğazdan çıkmadan tevbe ve dua kapısı kapanmadan tövbe et, nadim ol, af dile zira Allah(cc) Rahmandır. Rahimdir, Settardır, Affedendir. Ona sığın ona yalvar. Zaten gidecek başka kapın yok Sağlığında zekatını ver sadakanı ver. fakirleri sevindir. Senin vermediğin zekatını senin vermediğin sadakanı çocukların niye versin vermezler de zaten. Aç kalırım diye korkuyorsun sürekli mal biriktiriyorsun. Hırsın çok büyük bir türlü paraya mala doymuyorsun. Milyarlarca liralık yerin yurdun var. Sen kuru ekmekle yetiniyorsun. Cimriliğin yüzünden aç öleceksin. Kendine de başkalarına da faydan olmadan aç köpekler gibi öleceksin. Aklını başına almıyorsun yıllarca gece gündüz demeden biriktirdiğin üstelik haram helal demeden biriktirdiğin malların hesabını sen Ahirette verirken çocukların sen öldükten sonra mallarını paylaşacaklar. Senin gözün gibi esirgediğin uğrunda nice insanların hakkını yediğin ineği tavuğu girdi diye komşunla dövüştüğün, kazığı bir adım senin tarafına çaktı diye silahla tehdit ettiğin, mahkemeye verdiğin, vurduğun, vurulduğun, gece gündüz bekçilik yaptığın, adeta taptığın o yerleri, o mallarını, gelinlerin ve damatların en kısa zamanda satacaklar ve içkide kumarda alem de afiyetle yiyecekler. Üstelik sana beddua ede ede seni mezarında hortlata hortlata, Allah belasını versin niye fazla mal bırakmadı, bana az bıraktı, ona çok bıraktı diye kardeşler miras kavgasına girişecekler. Seni mezarında hortlatacaklar kendileri de birbirlerine düşman olacaklar yani senin gece gündüz durmadan biriktirdiğin malın çocuklarının ve senin felaketin olacak bunu biliyor musun? veya düşünüyor muzun? .Hem sen kul hakkıyla geberip gitmiş, hem de çocukların günaha batmış olacak işte senin taptığın malın işte sonucu beğendin mi yaptığını?

EY NEFSİM BAŞKALARIN DEĞİL, KENDİ HATALARINI GÖR

Ey nefsim sen bırak başkalarını kendine bak unutma ki son nefesinde kimin imanlı öleceği kimin imansız öleceği belli değildir. Bunu ancak Allah(cc) bilir. Herkesi cehennemlik kendini cennetlik göreceğin yerde herkesi cennetlik kendini cehennemlik gör. Ne demişti hz Ömer bir kişi cennete girecek dense, ben bu bir kişi olabilirim diye ümit ederim. Yine bir kişi cehenneme girecek dense, bu bir kişi ben olabilirim diye korkarım. Sende öyle ol. Ey nefsim meşru yolla helalinden kazan dinini satarak dünyalık elde etmeye kalkma helalinden ye ve kazancından fakirlere ver. Allah’ı kullara şikayet etmeye kalkma kullara şikayetçi olma Allah her şeye kadirdir. Ondan başkası ise hiçbir şeye muktedir değildir. Dünyalık toplarken gece odun toplayan ama eline ne geçtiğinin farkına varmayan gibi olma. Eline geçen dünyalığın haram mı? Yoksa helal mi? olduğuna dikkat et. Aceleci olma zira acele eden genelde yanlış yapar. Sabreden, acele etmeyen, dikkatli ve yavaş hareket eden ise isabet eder. Hedefine ulaşır. Acele etmek şeytandandır. Umumiyetle seni aceleciliğe iten şey dünya malı hırsıdır. Rızık ve dünyalık için kanaatkar ol. Hiç şüphe yok ki kanaat tükenmez hazinedir. Kısmetinde olmayan ve asla eline geçmeyecek şeyi talep edersin kısmetinde olmayan şeyi isteme sadece kısmetinde olana ve eline geçene razı ol. Kısmetinde olmayandan geri dur. Helal ve meşru olan yoldan ayrılma işte o zaman zengin olur. Allahtan başka hiçbir şeye muhtaçlık duymazsın. Kalbin mutmain olur sukunete kavuşur. Özün saflaşır berraklaşır. Kötü ve zararlı duygu ve ihtiraslardan arınırsın. Kalp gözünde Allahtan başkası değersiz olur. Allahtan başka hiçbir şeye değer vermez olursun. İşte bu hale geldiğin zaman insanların gözünde büyür. Saygı ve hürmet görürsün. Eğer önünde hiçbir kapalı kapı kalmasın istersen izzet ve celal sahibi Allahtan kork. Şüphesiz ki Allah korkusu her kilitli kapının anahtarıdır. Her kapıyı açar nitekim işte

AYET:.(Talak.23)”Kim Allahtan korkarsa Allah ona mutlaka bir çıkış yolu gösterir. Ve hiç aklına getiremeyeceği bir yoldan rızıklandırır.’’

Hayat kapısı açık olduğu müddetçe onu ganimet bil hayatta oldukça onu değerlendir. Zira yakında o kapı kapanacak ömrün tamamlanacak hayatın sona erecektir. İyilik yapmaya kadir olduğun müddetçe iyilik yap. Tövbe kapısı açıkken hemen Allaha tövbe et. Dua kapısı açıkken hemen Allaha dua ve istiğfarda bulun. Seni affetmesi için yalvar yakar. Fakirlere yardım etmeye gücün varsa hemen yardım et. Günahlarla kirlenmiş olan ruhunu hemen temizle. Bozduğun, kırdığın, döktüğün, şeyleri hemen tamir et. Kırdığın kalpleri tamir et. Haksız yere aldıklarını iade et. Hakkını yediklerinin hakkını ver. Sana hakkı geçenlerle helalleş. Üzerinde kul hakkı bırakma. Dargın olduklarınla barış, Kötü düşünce ve fikirleri kafandan at. Kalbini kin ve nefret duygularından temizle, Kalbini merhamet, acıma, şefkat, hoşgörü, tohumlarıyla doldur. Hiç kimseyi kendinden küçük görme. Hiç kimseyi kınama, azarlama, hakaret etme, küfretme, alay etme, lakap takma, kimseyi rahatsız etme, Allahtan başka hiç kimseden bir şey isteme. Hep verici ol alıcı olma. Kimseye menfaatin için boyun bükme, kimsenin dedikodusunu yapma, kimseye iftira atma, kimsenin işine karışma, boş konuşma, kötü arkadaşlardan uzak dur. Esasında elinden geldiğince insanlardan uzak dur. İnsanlardan ne kadar uzaklaşırsan Allaha o kadar yakın olursun. Hiç kimseyi aşırı sevme, hiç kimseye sırlarını söyleme, kimseye aşırı düşman olma, her konuda aşırılıktan kaçın.

GERÇEK DOST NASILMIŞ OKUDA GÖR

Ey nefsim sırası gelmişken şu hikaye yi dinle Zengin bir adam ve onun tek oğlu vardı. Oğlu tabi zengin çocuğu olduğu için etrafında yüzlerce arkadaşı varmış. Fakat babasının bir tek arkadaşı varmış. Adam oğluna oğlum bu arkadaşlarına güvenme bunlar iyi gün dostu gerçek dost değilller. Senden çıkarları olduğu için senin yanındalar sen düşsen hiçbiri yanında olmaz dediyse de oğlu dinlemediği gibi babasına sen beni çekemiyorsun senin bir arkadaşın var benimse yüzlerce var ondan beni çekemiyorsun dermiş. Adam bakmış ki oğlu dinlemiyor bir gün oğluna demiş ki bir koyun kes ve kestiğin o koyunu bir çuvala koy al sırtına arkadaşlarının yanına git onlara deki ben bir cinayet işledim adam kestim adamda işte sırtımda ne yapacağımı şaşırdım arkadaşlar. Beni ve şu ölüyü saklayın de bakalım ne cevap verecekler. Oğlu babasının dediğini yapıyor çuvalla bütün arkadaşlarını dolaşıyor. Fakat hiç bir arkadaşı onu kabul etmiyor. Kimisi açıktan karşı çıkıyor, ben senin yüzünden niye belaya bulaşayım diyor. Kimi si başka bahaneler buluyor. Hiçbiri ne çuvalı nede oğlanı saklamaya yanaşmıyor. Çocuk moralsiz bitkin babasının yanına geliyor. Baba diyor haklıymışsın bunlar benim iyi gün dostlarımmış bana yazıklar olsun ki ben onları gerçek dost sanıyordum. Bundan böyle hepsiyle ilişkimi kestim diyor. Babasına oğluna diyor ki oğlum biliyorsun ki benim tek dostum var. Şimdide o dostuma git bakalım ne yapacak diyor birde benim arkadaşımı deneyelim. Oğlu sırtında çuval babasının arkadaşına gidiyor diyor ki babamın selamı var ben bir adam öldürdüm adamda sırtımda öldürdüğüm adamı saklamanı senden rica ediyor. Babasının arkadaşı derhal evinin arkasında bir kuyu kazıyor ve koyunu oraya gömdürüyor ve üzerine de sarımsak ektiriyor. Anlaşılmasın diye. Çocuk tabi memnun babasının yanına gidiyor durumu anlatıyor. Babası diyor ki iyi güzelde bakalım sırrımızı tutacak mı? Sen git gene ona var gücünle bir tokat at. Bakalım ne tepki verecek. Oğlu baba nasıl olur benden büyük senin arkadaşın üstelik bize iyilik yaptı dediyse de sen dediğimi yap diyor ve oğlunu arkadaşına gönderiyor. Oğlu adama okkalı bir tokat atıyor. Adam hiç bir tepki vermiyor diyor ki çocuğa git babana selam söyle biz bir tokat’a dostunu satacak sarımsaklığı söyleyecek adam değiliz. Ey nefsim söyle şimdi var mı? böyle dostun yok o halde akıllı ol, dost olarak yalnız Allah’ı bil. Sende bir dene bakalım arkadaşlarını battığını paranın kalmadığını belirterek arkadaşlarından para iste bakalım kimse verecek mi vermez. Düştün mü kimse yanında olmaz. Ne kardeşin ne oğlun ne karın ne çocuğun hiçbiri yanında olmaz. Allah(cc) kimseyi düşürmesin o halde ey nefsim düştüğünde kimseden yardım isteme Allaha sığın ona dayan

EY NEFSİM ESFELE SAFİLİN(HAYVANDAN AŞAĞI) OLMA

Ey nefsim sen esfele safilin sin yani az sonra yazacağım tin suresindeki kişisin. Yani aşağıların aşağısı hayvanlardan bile aşağı bir yaratıksın, gözlerin görmez, kulakların işitmez olmuş görmüyor musun? Duymuyor musun? Arkadaşlarından, akrabalarından, komşularından her gün bir kişi birkaç kişi ölüyor. İbret almıyorsun. Ölüyü mezara götürürken ölünün üzerine toprak örtülürken sen gülüyorsun sohbet ediyorsun hala dünyalık konuşuyorsun hala maldan mülkten konuşuyorsun. Yahu daha birkaç saat önce konuştuğun arkadaşın akrabanın şimdi üzerine toprak örtüyorlar. Sen hala yanındakilerle dünyalık konuşuyorsun hiç değilse toprak örtülürken ölü omuzlarda taşınırken tefekkür et bu teneşirde ben olabilirdim zaten belki de birkaç saat sonra ben olabilirim de biraz düşün yahu sana hayvandan aşağısın derken kızıyorsun git mezbahaya bak kendinden önce kesilen hayvana sırası gelen hayvan nasıl ağlıyor, gözünden nasıl yaş geliyor,gör. Ee sen şimdi hayvandan aşağı değil de nesin. Hayvan öleceğini anlıyor az sonra sıranın ona geleceğini anlıyor ama sen anlamıyorsun neden hayvandan aşağı olduğunu anladın mı?. Sana az bile bu hakaret. Kaldı ki seni aşağılayan ben değilim. Kuran aşağılıyor. İşte

AYET:(Tin.4-5)” Biz insanı en güzel şekilde (ahseni takvim)biçimde yarattık. Sonra o aşağıların aşağısına(esfele safilin) hayvanlardan aşağıya düşer.”

Evet ey nefsim Allah(cc) seni ahseni takvim meleklerden üstün olarak yarattığı halde sen bunu tercih etmiyor. Esfele safilin oluyorsun aklını başına al. Dünyanı da, Ahretini de yıkma, Şeytanın ve nefsinin esri olma, çünkü şeytan ve nefis sana daima kötülüğü emreder. Kötülükleri sana güzel gösterir akıllı ol aldanma, Ey nefsim kötü kişilerle arkadaşlık yapma onlardan kötülük göreceğin gibi iyi arkadaşların da senin hakkında onlarla arkadaş olduğun için Sui zanda( kötü tahminde)bulunmalarına sebep olursun. Üstelik sende o kötü arkadaşların yüzünden iyi arkadaşlarının arasına girmemeye başlarsın. Yavaş yavaş kötü arkadaşlarının huylarını benimsemeye başlarsın ve zamanla sende onlar gibi kötü olursun. Ey nefsim kıyamet yaklaştı insanlar paraya tapar oldu her şey menfaate döndü çıkarı olmayan selam vermez oldu, Sana selam veren çıkarı için veriyor, sana telefon eden çıkarı için telefon ediyor oldu. Allah rızası kalktı her şey menfaat oldu senden çıkarı varsa sana bin türlü hokkabazlık yapıyor sana yağcılık yapıyor. Emrinden çıkmıyor. Her istediğini yapıyor. Çıkarı için namusu dahil her şeyini feda ediyor ama çıkarı bitti değil mi? sana selam verende olmaz arayıp soran da, hele düşmeye gör yastığa birlikte baş koyduğun karın ilk önce seni terk ediyor. Ey nefsim aklını başına al kimseden fayda yok paran varsa adamsın, makamın varsa adamsın verirsen adamsın, güçlüysen adamsın, insanların senden herhangi bir menfaati varsa adamsın o halde akıllı ol dost olarak yalnızca Allaha sarıl ,yalnızca Allah’ı dost belle, gerisine güvenme.

80 YILDIR DİNDEN UZAKLAŞTIRILDIK

Ey nefsim söyle bana böyle yetişen bir nesil hiç dine sarılır mı hiç kurana sarılır mı hiç İslam’a sarılır mı? Sarılmaz yıllarca bizi İslam dan uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapanlar Rabbime şükürler olsun ki hala İslam’ın kökünü kazıyamadılar her şeye rağmen. biliyorsunuz bu memlekette kuran okumak ve bulundurmak yasaktı. Kuran eğitimi yasaktı. Arapça ezan yasaktı. Dini eğitim yasaktı. Ne yaptıysalar şu güzel vatanımızdan İslam’ı silemediler, silemeyecekler de çünkü İslam’ın sahibi var Allah(cc). Binlerce örnek var ancak durumun vehametini anlatmak için sadece iki örnek vereceğim.7 Aralık 2003 tarihli gazete başlıklarını bulup okuyun. Bakın orda ne yazıyor. Mahkeme Türkiye de hiçbir cami olmadığına karar verdi. Evet yanlış okumadınız. Mahkeme Türkiye de bulunan her köyde her mahallede her ilçede her ilde olan ve günde 5 vakit ezan okunan 100 binden fazla camiyi inkar etti. Türkiye de cami yok dedi. İnanmayanlar o günkü gazeteleri açıp okusun. Mahkeme derken Amerikan mahkemesinden veya İsrail mahkemesinden bahsetmiyorum. Tamamı Müslüman olan ve Türk vatandaşı olan Türkiye’de ki mahkemeden bahsediyorum. Gerisini sen anla ey nefsim. Başka bir örnek. Hatırlarsınız televizyonlarda kim 500 milyar ister yarışması vardı. O bölümü ben izledim sanırım sizden de izleyen çıkacaktır eminim. Soru şu İslamın şartı kaçtır. Evet yanlış duymadınız soru İslam’ın şartı kaçtır. Şıklarda verilmiş.2,3,4,5 soru sorulan kişi İlk okul talebesi değil dağdaki çobanda değil. Kim peki daha önce sorulan bütün dünyanın yazarlarını, sanatcılarını, eserlerini, hayatlarını, şiirlerini, filimlerini, kitaplarını, bütün futbolcuların adlarını hangi takımda oynadıklarını, kültür sanat, tarih, coğrafya, tıp, biyoloji, sosyoloji, psikoloji ve bilumum sorulara takır takır cevap veren Koskoca yüksek mühendis adını vermiyorum dava açar diye yaşı 45 bu kişi Müslüman ve türk vatandaşı ve Türkiye’de yaşıyor. 500 milyardan olduğu cevap veremediği soru neydi bilir misiniz? İslamın şartının 5 olduğunu bilememesi. Evet hayretle ve dehşetle bizzat seyrettim evet bu yüksek mühendis arkadaşımız o her soruya tıkır tıkır cevap veren arkadaşımız. İslam’ın şartı kaçtır sorusuna cevap verememiştir. Verdiği cevap İslam’ın şartı 4 tür evet yanlış okumadınız islam’ın şartı 4 dür diyor bizim yüksek mühendisimiz. İnanmıyorsunuz değil mi? bu proğramın eski bölümlerini açıp bakın. Okula gitmeyen sokaktaki çocuğa sorsanız alacağınız cevap 5 olacaktır. Üstelikte sana sayacaktır. Ama bizim yüksek mühendisimiz bırak saymayı adetini bilmiyor. Daha önce yazdıklarımın ne kadar haklı olduğunu anladınız mı sayın okurlar. Yine aynı proğram soru sorulan kişi tıp doktoru, evet tıp doktoru ki en ağır eğitim tıptadır. Binlerce milyonlarca latince kelimeyi ezberlemek zorundadırlar. Milyonlarca ilacı nereye faydalı olduğunu hangi hastalığa hangi ilacın iyi geleceğini bilmek zorundadır. İşte böyle bir eğitimden geçmiş doktorumuza sunucu soruyor cuma namazı kaç rekattır. Ha bu doktor bayan değil sakın yanlış anlamayın cuma namazı kılmak üzerine farzı ayin olan mutlaka kılmakla yükümlü yaşını başını almış bir erkek. Bunca bilgiyi ezberlemiş ama nedense cuma namazının kaç rekat olduğunu bilemiyor. Ömründe hiç camiye gitmediği belli de hiç mi cuma namazı kılan arkadaşı olmamış hayret ki ne hayret. Evet cevap verdi doktorumuz. Cuma namazı 4 rekattır. İşte gördünüz mü Türkiye’de İslam’ın nasıl yok edilmek istendiğini. Ah ah yaram çok derin sayın okuyucularım deştikçe kanıyor. Daha ilginç örnekler vereyim Türkiye’de kuranın arapçasını okuyabilenlerin sayısı 10 milyon kişi yani 60 milyon kişi kuran okumasını bilmiyor. Peki Kuran-i kerim bize ne mesaj veriyor şu Kuran mealini başından sonuna açıp okuyayım diyenlerin sayısı kaç derseniz sıkı durun meali baştan sona kadar okuyan kişi sayısı sadece 500 bin evet yanlış okumadınız, sadece 500 bin kişi ki buna 100 bin imam ve müezzinler dahil. Bırakın halkı imamların kaç tanesi bir kez olsun kuranın mealini baştan sona okumuş rakam vermeyeyim imam arkadaşları rencide etmeyeyim. Ama vazifesi İslam’ı anlatmak olan Kuranı anlatmak olan İslam’ı tanıtmak olan bir din adamının bir kez olsun kuranı kerimin mealini baştan sona okumamış olması nasıl izah edilebilir.

İNANCI ZAYIF OLAN MUTSUZDUR

Ey nefsim yokluğunda arkadaşlarını denedin, dostlarını denedin şimdide varlıkla onları dene sana bir ikramiye veya bir miras vurduğuna onları inandır. Göreceksin ki arkadaşların akrabaların çevren çoğalmış sana selam vermeyenler senin karşında temenna eder olmuş senden ayrılmaz olmuşlar. Seni aramayan sormayan akrabaların arar sorar olmuşlar. Etrafında pervane gibi dönüyorlar. Şimdi onlardan para iste bakalım göreceksin ki sana herkes para verecek niye kat kat alma ihtimali var diye kaz gelecek yerden tavuk esirgenir mi? O hesap. Hani bu insanların paraları yoktu hani hepsi bir ekmeğe muhtaçtı, hani senden fazla ağlıyorlardı ne oldu da sende para olunca hepsinde para oluverdi. Ey nefsim bunlar sana ders olsun. Allah değil namerde merde bile muhtaç etmesin. Amin. Ey nefsim mademki gerçek dost yok ne diye onlarla vakit geçiriyorsun paranı, zamanını onlarla harcıyorsun. Ne diye onlardan uzaklaşmıyorsun. Vahşi aslandan kaçar gibi onlardan kaç, Domuzdan iğrendiğin gibi onlardan iğren. Akrepten korktuğun gibi onlardan kork, dost mu arıyorsun Allah yeter sevecek birini mi? arıyorsun Allah yeter. Sevilmek mi? istiyorsun Allaha kendini sevdir. O sana yeter. Bugünkü kadınlar çok müsrif kanaat yok, tasarruf yok, şükür yok, kıskançlık çok, istekleri hiç bitmiyor. Hiç kendinden fakirlere bakmıyorlar sürekli zenginler gibi yaşamak istiyorlar. Komşum şunu aldı bende alayım, komşum şunu giydi bende giyeyim. Kocamın bütçesi geliri buna müsait mi? diye düşünmek yok. Bir sürü borçlandırır kocasını adam işin içinden çıkamayınca iflas edince hemen kocasını terk eder. Sanki kocası suçluymuş gibi. Ey nefsim böyle olmayan kaç kadın var acaba herhalde bir elin beş parmağını geçmez. Ya kocalar onlarda bir alem eline geçen parayı içkide, kumar da , alem de yer. Evin bir ihtiyacı var mı? evde ekmek, tüp, yemek var mı? Çocukların bir şeye ihtiyacı var mı asla düşünmez. Milyarları ele yedirir. Çocuklar evde aç bekler. Peki neden bu böyle bize ne oldu neden bu hale geldik cevabı açık ve net. İslam’dan uzaklaşıldığı için. Materyalist bir yönetimle yönetildiğimiz için. baba oğlundan oğul babadan şikayetçi, kaynana gelinden gelin kaynanadan şikayetçi, komşu komşudan, karı kocadan, koca karısından, arkadaş arkadaştan, akraba akrabadan, velhasıl herkes şikayetçi birbirinden ne oluyor bize böyle. Hiç kimse hayatından memnun değil. Zenginde mutsuz fakir de, gençte mutsuz ihtiyarda, kadında mutsuz erkekte, nerde o güle yüzlü mutlu insanlar herkes dertli, herkes üzgün, herkes mutsuz, herkeste stres, bunalım, var kimse hayatından memnun değil ne oluyor. Nerde? Eski arkadaşlıklar dostluklar, sevinçler, sevgiler, gülücükler, samimiyetler, hayattan zevk almalar, huzur, saadet nerde? Yok neden? Çünkü insanların hayatında İslam yok, Kuran yok, hadis yok Allah yok bunlar olmayınca huzur yok. Aslında herkes bunun böyle olduğunu biliyor ama işine gelmiyor. Şeytanın ve nefsinin işine gelmiyor. Bir çocuk düşünün 3 yaşına gelmiş konuşmaya başlamış ilk neyin öğretilmesi lazım dinin değil mi? Hayır ilk olarak ona bale öğretiliyor. Allahı İslam’ı tanıması istenmiyor. Hansı Corcu tanısın isteniyor. Sonra bale, dans, piyano, şarkı, bilgisayar öğretiliyor. Asla İslam’dan tek kelime öğretilmiyor. Öğretilmediği gibi ana baba İslam’ın kurallarından hiçbirini uygulamıyor. Bırak uygulamayı ikisi de İslam’a düşman. Ne oldu çocuk İslam düşmanı olarak yetişti. Diyeceksiniz ki okulda öğrenir İslam’ı; sen öyle san okulda da İslam’a düşmanlığı katmerlenerek öğrenmeye devam ediyor. İslam’dan ona örnek olacak hiç kimse yine yok, diyeceksiniz ki yazın kuran kursuna gitsin olur mu çocuğun kafası karışır 15 yaşından önce olmaz. 3 yaşında İngilizce öğrenebilir ona zararı olmaz ama 10 yaşında dinini öğrenirse ona zarar eder. Neyse üniversiteye gidiyor artık tam bir İslam düşmanı başörtülüler, sakallılar öcü, okul bitiyor memur oluyor. İlk işi İslam’ı kökünden kazımak oluyor ne yapsın 25 sene düşman bellediği İslam’ı yok etmek için elbette elinden geleni yapacak.

ÜMMETİM 5 ŞEYİ 5 ŞEYE TERCİH EDECEK

Ey nefsim insanlardan aslandan kaçar gibi kaç çünkü insanlar şeytan olmuş sakın insan şeytan olur mu deme bunu Kuran söylüyor.

AYET:(Nas.6)(minelcinneti vennas)”şeytan cinlerden de olur. İnsanlardan da.” Farkındaysan bu kuranın son ayeti uyarıyor rabbim diyor ki etrafın cin ve insan şeytanlarıyla dolu kendini koru Allah(cc) sana arkadaş olarak ta dost olarak ta yeter. ne güzel arkadaş ne güzel dosttur o.

HADİS: Peygamberimiz(sav) buyuruyor ki” Kıyamete yakın insanlar 5 şeyi 5 şeye tercih edeceklerdir.

1- MALI SEVECEKLER HESABI UNUTACAKLAR:

Ey nefsim malı kazanırken helal mi? haram mı? Kazandığına dikkat ediyor musun? Başkalarının hakkını yememeye dikkat ediyor musun? Hayır sen mala tapıyorsun. Helal haram demeden bu uğurda sıhhatini, dinini, aileni, yuvanı, mutluluğunu, rahatını her şeyini feda ederek sürekli mal yığıyorsun. Kazandığın bu malın Ahirette hesabını vereceğini hiç aklına getirmiyorsun. Bu malı nasıl kazandığını nasıl ve nerede? Harcadığının sorulacağını aklına getirmiyorsun.

2-EVLERİ SEVECEKLER KABRİ UNUTACAKLAR:

Üç beş yıllık rahatlık ve sefahat için ömrün boyunca çalışıyor, biriktiriyor. Yemenden içmenden kesiyor. Giyeceğinden harcamalarından kısıyor. Sıhhatin den fedakarlık ediyor. Kendine evler yapıyorsun buralarda oturmak bazen sana nasip oluyor bazen de olmuyor. Ölüveriyorsun. peki üç beş yıl rahat yaşamak için ömür boyu çalışıyorsun çabalıyorsun da. Kıyamete kadar yatacağın kabrin için niye çalışmıyorsun. Kendine birde akıllı diyorsun sen akıllı mısın ki.

3-KADINLARI SEVECEKLER HURİLERİ UNUTACAKLAR:

Ey nefsim kuranın bize bildirdiğine göre cennetteki huriler ne görülmüş ne duyulmuş güzelliğe sahiptir. Onlar ne hasta olurlar ne dırdır edip kafanı ütülerler, ne yaşlanırlar, ne senden bir şey isterler nede ölürler. Emrinden asla dışarı çıkmazlar. Sana surat asmazlar, naz yapmazlar, yorulmazlar, sana bağlı kalırlar, darılmaz gücenmezler. Her şeyi güzel olan bu cennet hurilerini aklına bile getirmeyeceksin. Fakat yüzü güzel olsa huyu güzel olmayan, huyu güzel olsa yüzü güzel olmayan, kiminin beyni hasta, kiminin vucudu hasta, kimi ahlaklı, kimi ahlaksız velhasıl insan olduğu için çeşitli kusurları olan dünya kadınları için canını malını her şeyini veriyorsun.(burada bir parantez açmak istiyorum. Cennette erkeklere kadın varda kadınlara erkek yok mu? Elbette var. Gılmanlardan erkek hizmetçilerden bahsediyor Kuran ilerde gelecek inşallah Bu konuda da maalesef kadınları aşağılayan bir sürü iftira yalan masal ve hikayeler var bütün bunları işleyeceğiz. Erkek alimler, kadınları dünyada köle yapmaya çalıştıkları gibi cennette de kadınları köle yapmak istiyorlar ama yağma yok kadınlar ne bu dünyada ne de Ahirette erkeklerin kölesi değildir. Aksine bir atasözünün dediği gibi dünyayı erkekler yönetir erkekleri de kadınlar.

4-NEFİSLERİNİ SEVECEKLER ALLAHI UNUTACAKLAR:

Zaten konumuzun ana gayesi budur. Nefsimize tapmaktan vazgeçip Allaha tapmak değil midir? Ey nefsim kendine tapmaktan, şeytana tapmaktan, malına tapmaktan, kadınlara tapmaktan, dünyaya tapmaktan, içkiye tapmaktan, heva hevesine tapmaktan, kumara tapmaktan, partiye tapmaktan, takıma tapmaktan, sanatçıya tapmaktan, şehvetine tapmaktan vazgeç. Allaha şirk koşma. Sen bunları sevmekle onların emirlerini yerine getirmekle tapmıyorum desen bile onları sevdiğin için onlara tapmış oluyorsun. Yapma be hoca o kadarda değil diyorsun içinden evet Allaha şirk koşuyorsun kim söylüyor bunu ben mi sümme haşa Allah(cc) söylüyor. işte ispatı işte

AYET:(Bakara.165)İnsanlardan bazıları Allahtan başkasını Allaha eşler ve benzerler edinirler de Allah’ı sever gibi severler. Onların yaptıkları şirktir. İman edenler ise en çok Allah’ı severler.”

Ey nefsim gördüğün gibi Allah’ı sever gibi başkasını seversen Allaha şirk koşmuş oluyorsun tabi bilmeyerek o nedenle aman dikkat et hiçbir şeyi aşırı sevme Allah’ın gücüne gider. Allahı gücendirmiş olursun.

5-AHİRETİ UNUTACAKLAR DÜNYAYI SEVECEKLER:

Bu hadisi şerif aynıyla vuku bulmadı mı dünyaya tapıyoruz dünyayı seviyoruz ama Ahireti unutuyoruz. Maalesef

HADİS:'' Ey insanlar 5 şey gelmeden önce 5 şeyin kıymetini bilin.''

5 ŞEY GELMEDEN ÖNCE 5 ŞEYİN KIYMETİNİ BİL

1-İHTİYARLIK GELMEDEN ÖNCE GENÇLİĞİNİZİN KIYMETİNİ BİLİN: Ey benim zavallı nefsim. Acaba ihtiyarlamadan önce gençliğin kıymetini biliyor musun? Elin ayağın tutarken sağlığın yerindeyken, kafan çalışırken dünyalığın ve ahiretin kazanıldığı şu gençliğinde, dostların bol olduğu, saygının ve hürmetin bol olduğu, aranan ve sevilen olduğun, umut bağlanılan olduğun yediğinden tat aldığın, uyduğunda dinlendiğin, güzelliğinin, servetinin, makamının dorukta olduğu, ana babanın büyüklerin göz bebeği, kız isen erkeklerin erkek isen kızların hayallerin ve rüyalarını süslediği, meleklerin kıskandığı, neslin geleceğin bel kemiği, devletin ve milletin bekası, Allah’ın ve peygamberin en çok sevdiği, şu gençlik çağının kıymetini biliyor musun?

HADİS: ''Gencin yaptığı ibadet, taat, iyilik, salih amel, tövbe mermere kazılan yazı gibi ebediyen silinmez. İhtiyarın yaptığı ameller ise suya yazılan yazı gibi hemen silinir gider. Bunun sebebini soran Sahabelere şöyle buyurur. ''Bunun sebebi genç kötülük yapmaya gücü yettiği halde(zina, kumar, içki, v.b)bunu yapmaz. Ölümün ona uzak olduğunu tahmin ettiği halde (Öyle ya ölüm yaşlıya sırayla gence ara sıra uğrar) Ölümden korktuğu için değil. Sırf Allah rızası için ibadete, iyiliğe ve hayra koşar. Günahları az olduğu halde veya hiç olmadığı halde Allaha dua eder tövbe eder dünya meşakkati ve meşguliyeti, işi çok olduğu halde hem ailesini hem kendisini hem de geleceğini düşünerek çalışmak zorunda olduğu halde yorgun argın olduğu halde, zamanı olmadığı halde, para biriktirmek, ev yapmak, eşya almak, giyinip kuşanmak, geçinmek, gibi bin bir gaile ile uğraşırken ailesine hoşça vakit geçirmek, çocuklarını geleceğe hazırlamak, kendi geleceğini sağlamlaştırmak için okul, kurs, çoluk çocuğu kollama, onların ihtiyaçlarını karşılama, gönüllerini hoş etme gezdirme, eğlendirme, gibi bin bir işi varken, arkadaşlarıyla birlik olma, ana baba ve büyüklerini ziyaret ve gönüllerini alma akraba ve dostları arayıp sorma gönüllerini alma, cenazesi olanın cenazesine düğünü olanın düğününe, doğum günü olanın doğum gününe, işi olanın işine derdi olanın derdine, koşmak gibi sosyal sorumlulukları varken. Üstelik insan ve cin şeytanlarının ona kene gibi yapışık kaldığı nefsini azgınlığının tavan yaptığı bir çağda yapılan ibadet ve taatler elbette mermere yazılacaktır. Kaldı ki gencin aldığı abdest sağlam kıldığı namaz sağlam, tuttuğu oruç sağlam olur. ibadetleri tam ve eksiksiz olur. Halbuki yaşlı dünyalık mal ve para kazanmış. Çocuklarını yetiştirmiş, büyütmüş ,meslek sahibi yapmış, evini eşyasını almış ev almış, emekli olmuş çalışmadan maaşı gelir olmuş. Sağlığına dokunduğu için istese de içki içemez, sağlığı kalmadığı için istese de zina yapamaz, gözü seçmediği için istese de kumar oynayamaz. Kısacası yaşlı günahları bırakmamış günahlar onu bırakmıştır. O halde iken ben günah işlemiyorum demesi ne ifade eder. Hiç. Ey nefsim gençlerin işlediği günahlar genellikle kul hakkına girmeyen günahlardır.(içki, kumar v.b) Ama yaşlıların işlediği günahlar tamamen kul hakkına giren günahlardır. Ki Allah kul hakkıyla karşıma gelmeyin hakkını yediğiniz kişi size hakkını helal etmedikçe benim sizi affetmem söz konusu olamaz buyurmaktadır. İhtiyarların işlediği günahlar şunlardır. gıybet, iftira, kin, nefret, laf taşıma, lakap takma, alay etme, kalp kırma, bağırıp çağırma, kıskançlık, fitne, feasatlık, azarlama, kibir, gurur, gösteriş, riya, küfür, münafıklık, tamah, v.b görüldüğü gibi bunların tamamı kul hakkına giren günahlardır. Üstelik yaşlının helalleşme şansı ve günahlarını affettirme şansı azalmıştır. Çünkü ölüm yakındır. Üstelik yaptığı ibadetler hep eksiktir. Abdestini tutamaz, namaz kılamaz, kuran okuyamaz yani hiçbir ibadetini tam yapamaz. Ey nefsim işte böyle bir yaşlılık gelmeden önce gençliğinin kıymetini bil.

HASTALIK GELMEDEN SAĞLIĞIN KIYMETİNİ BİL

2- HASTALIK GELMEDEN ÖNCE SAĞLIĞIN KIYMETİNİ BİL

'Ey nefsim her şey sıhhatle olur. Dünyada kazanmak, yaşamak, geçinmek, çoluk çocuk bakmak, aileni geçindirmek, başkalarına muhtaç olmamak, ibadet etmek sağlıkla olur. Sağlıklı olmayan hasta olan kimse bırak geçinmeyi bırak ailesine çoluk çocuğuna bakmayı onlara yük olur. Komşusuna yük olur, akrabasına yük olur, arkadaşına yük olur, devlete yük olur, topluma yük olur, Kazancı varlığı varsa doktorlara ,ilaçlara, hastanelere gider. İşte bu nedenle insan sağlıklıyken sağlığının kıymetini bilmeli, kendini ve çocuklarını sigortalamalı, kazanıp bir kıyaya para biriktirmeli, hastalığına yatırım yapmalıdır. Etrafımızda binlerce örnek görüyoruz. Sağlam iken çalışmayan veya çalıştığını kumara içkiye aleme veren. Sigortasını yaptırmayan ve hastanelere düşenlerin dramlarını görüyoruz. Evini yurdunu satıyor yine de yetmiyor. çoluk çocuk zaten perişan en küçük fıtık ameliyatı 3-4 milyardan başlıyor. Bir kalp ameliyatı en az 100 milyar düşünün. İşte bu durumlara düşmemek için hasta olacağımız günlere hazırlık yapmalıyız. Bugün sağlığına güveniyorsun az sonra kaza geçirip ömür boyu kötürüm kalmayacağına garantin var mı? Felç geçirip yataklara mahkum olmayacağına dair garantin var mı? Kanser olup yıllarca tedavi görüp acılar içinde ölmeyeceğine garantin var mı? Yok o halde sağlığının kıymetini bil hastalıklara hazırlıklı ol sağlığını da koru. İbadetlerini de yap çünkü yarın hasta olursan ibadet yapamayacaksın. Sağlamken maddi ve manevi bütün işlerini hallet yapamaz duruma düşeceğin günler için

3-FAKİRLİK GELMEDEN ÖNCE ZENGİNLİĞİN KIYMETİNİ BİL:

Ey nefsim Allah(cc) sana zenginliği nasip ettiyse bu hep böyle gidecek sana verilen zenginlik hep sende kalacak sanma etrafında bir zamanlar zengin iken şu an bakıma ve yardıma muhtaç binlerce insan göreceksin. Onlardan ibret al malını paranı içki de kumarda alem de yiyip bitirme. daima haline şükret zenginliği sana Allahın verdiğini unutma genelde zenginler bu zenginliklerini akıl, zeka ve çalışmaları sayesinde kazandıklarını zannederler. Halbuki ilerde işleyeceğimiz gibi zenginliği de fakirliği de veren Allah’tır. Senin zekan ve azmin sadece vasıtadır. Ben kazandım diye gururlanma eğer bu iş akılla olsaydı tahsille olsaydı. İlk okul mezunu Vehbi Koçun emrinde çalışan binlerce Profosör ve uzman olmazdı. Bunu idrak et böbürlenme. fakirleri hakir görme fakirleri ezme eğer ezersen Allah sana verdiğini öyle çabuk geri alır ki sen bile anlayamazsın. Eğer çalışmakla zengin olunsaydı sabahtan akşama kadar taş kıran taş işçileri zengin olurdu. Sana düşen zenginliğin kıymetini bilmek ve fakir düşeceğini tahmin ederek paranı har vurup harman savurmamaktır. Sana iki kıssa anlatayım ki daha iyi kavrayasın kıssanın birisi Kuranı Kerimden

KISSADAN HİSSE KARUNUN ZENGİNLİĞİ

Karun çok zengindi o kadar ki (kasas.76-82,kehf.32-45) bu ayetlerde tafsilatın verildiği gibi Karunun hazinesinin anahtarlarını 70 deve taşıyordu. Kim diyor bunu kuran yanlış okumadınız hazineyi 70 deve taşıyor değil, hazinelerin anahtarlarını 70 deve taşıyor. Varın siz bu servetin miktarını tesbit edin. Şöyle bir tahmin yürütürsek bir deve en az 100 kilo yük taşır. bir anahtarın ağırlığı en fazla 100 gramdır. Yani bir deve en az 1000 adet anahtar taşır. 70 deve 70 bin anahtar taşır. Her anahtar bir odanın olduğuna göre karunun en az 70 bin oda dolusu mücevheri, altını, yakutu v.b hazinesi var demektir. Allah(cc) Musa (as) git Karun’a söyle zekatını versin buyurdu. Musa(as) Karun’a gitti. Zekatını ver dedi. Karun şiddetle karşı çıktı senin Allah’ın bana ortak mı ki benim malımdan hisse istiyor dedi. Ben bu malı çalışarak, zekamı kullanarak, gecemi gündüzüme katarak elde ettim, ve malımın ortağı da yoktur bu malın tamamı benimdir dedi. İşte bu söz Allah’ın gücüne gitti ve bütün malı ile birlikte onu yerin dibine gömdü. Demek ki mal onun değilmiş onun olsaydı malına sahip çıkar yerin dibine göndermezdi. Onun ve malının sahibi nasıl verdiyse öylede almasını bilir. İkinci kıssa

KÖR SAĞIR VE DİLSİZİN HİKAYESİ

HADİS:'' Peygamberimiz (sav)anlatıyor. ''Sizden önceki ümmetlerden kör, sağır ve dilsiz 3 adam Allaha yalvararak eğer kendilerini iyileştirirse mal mülk verirse fakirlere yardım edeceklerini söylüyor, Allahtan sıhhat ve afiyet istiyorlardı. Allah(cc) onları denemek istedi. Üçüne de hem sağlık hem de zenginlik verdi, sonra Hızır(as) kör bir adam şekline sokarak eskiden kör olan adama gönderdi. Hızır adama seni görmezken görür eden fakirken zengin eden Allah’ın rızası için bana zekatını ver dedi. Adam ben ne kör oldum ne fakir doğuştan beri zenginim ve görürüm dedi. Sana zekatımı niye vereyim bu malı beraber mi kazandık dedi. Ortak mıyız dedi. ve onu kovdu. Hızır (as) yalan söylüyorsan Allah seni eski durumuna çevirsin diye beddua etti ve adam o anda hem kör hem de fakir oldu. Hızır(as) sağır bir adam şeklinde eskiden sağır olan adama gitti ona da aynı şeyi söyledi oda inkar etti ve ona da beddua etti oda eski haline döndü. Hızır(as) Dilsiz fakir bir kişi olarak eskiden dilsiz olan adamın yanına gitti. Aynı şeyi ona da söyledi. O adam evet doğru söylüyorsun. Ben daha önce dilsiz ve fakirdim. Allaha dua ettim benim duamı kabul etti ona zengin olursam malımdan fakirlere vereceğime söz vermiştim. Görüyorsun burada yüzlerce koyunum var istersen hepsini al git bunları bana yoktan veren yine verir dedi. Hızır(as) kendisini tanıtarak Allah’ın onu denediğini söyledi.''

Ey nefsim işte böyle zenginliğinin kıymetini bil. Şımarma zekatını ver. Sadaka ver. Fakirlere haklarını ver. Hacca git. Çünkü fakir düşersen zekatta veremezsin, Hacca da gidemezsin. Malını har vurup harman savurma. İsraf etme, saçıp savurma. Allah(cc) cimriyi sevmediği gibi müsrif olanları da sevmez. İfrattan ve tefritten kaçın elini ne çok aç ne çok sık. ikisi arası olsun. Fakire, yoksula, zekata verirken müsrif ol. Bol bol ver. malının iyisinden ver. Çünkü verdiğin azalmaz artar. Allah(cc) en az bire 700 kat vereceğini vaad ediyor(bu konu ilerde ayrıntılı olarak açıklanacaktır.) Karlı bir alışveriş yapmış olursun. Nefsine, kendine, eğlenceye, fuzuli şeylere harcarken cimri ol. Çünkü bu israftır ve geri gelmediği gibi malının bereketini de alır. Gösteriş yapacağım diye hava atmak için malını sağa sola verip israf etme. Yarın fakir düştüğünde eyvah dersin.

4-ÖLÜM GELMEDEN ÖNCE HAYATIN KIYMETİNİ BİLİN:

Ey nefsim ölmeden önce hayatının kıymetini bil, unutma ki dünya ahiretin tarlasıdır. Burada ne ekersen ahirette onu biçersin. İyilik ettiysen mükafat kötülük ettiysen azap görürsün. Alimler diyorlar ki dünyadaki bir dakika kabirdeki 1000 yıldan hayırlıdır. Çünkü 1 dakikada Kafirin Müslüman olma Müslümanın da kendini affettirme şansı vardır. O yüzden Kabre giren herkes ne olurdu da tekrar dünyaya dönseydik, diyecekler ama iş işten geçmiş olacaktır.(ayrıntılar ahiret konusu işlendiğinde verilecektir.) Ey nefsim hem dünyanı hem ahiretini kazanmak istiyorsan Kurana ve Sünnete göre yaşa. Öldükten sonra iş işten geçmeden bugün hemen tövbe et, nadim ol, dua et, ibadet et, dünya tohumun atıldığı zamandır. ahiretse meyvenin toplandığı zamandır. O halde tohumu sağlam at. tohumu sula, toprağını kaz, soğuktan ve sıcaktan koru, başkalarının zarar vermesine engel ol ki o tohum meyve verinceye kadar, büyüyüp gelişebilsin.

MEŞGULİYETTEN ÖNCE BOŞ VAKTİN KIYMETİNİ BİL:

Ey nefsim zaman biz insanlar için çok kıymetlidir. Zaman Allah(cc) katında da kıymetlidir. Nitekim Kuran-ı Kerimde (Asr.1-2-3)'' asra(zamana yemin olsun ki bildiğiniz gibi cenabı hak çok değer verdiği çok kıymetli şeyler üzerine yemin eder.)yemin olsun ki insan zarardadır.(zararda olmayanlar)iman edip Salih amel işleyenler, hakkı tavsiye edenler, sabrı tavsiye edenler müstesnadır. ''( zaman hakkında birçok ayet vardır ilerde işlenecektir) Ey nefsim boş zamanın kıymetini bil. Boş vakitlerini kahve köşelerinde, kumarda, eğlencede veya boş laklak ederek geçirme. Allah için ve rızkın için çalış, yarın boş vaktin olmayacak meşgul olacaksın. Çocuk eğer zamanında eğitim almazsa, genç zamanında çalışmazsa, yaşlandığında geçim telaşı, çoluk çocuk telaşı bin bir türlü iş arasında ne okumaya ne de kazanmaya fırsat bulamaz. O halde ey nefsim boş zamanlarını değerlendir sonra eyvah deme. Allah’ım ihtiyarlık gelmeden gençliğin, hastalık gelmeden sağlığın, fakirlik gelmeden zenginliğin, meşguliyet gelmeden boş vaktin, ölüm gelmeden hayatın kıymetini bilmek bize nasip eyle Amin.

NEFSİMİZİ TEMİZE ÇIKARMIYALIM

وَمَا أُبَرِّئُ نَفْسِي إِنَّ النَّفْسَ لأَمَّارَةٌ بِالسُّوءِ إِلاَّ مَا رَحِمَ رَبِّيَ إِنَّ رَبِّي غَفُورٌ رَّحِيمٌ

AYET: ( Yusuf-53)’’ 'Ben nefsimi temize çıkarmam; çünkü nefs, Rabbimin merhameti olmadıkça, kötülüğü emreder. Doğrusu Rabbim bağışlayandır, merhamet edendir.'

Arkadaşlar yukarıdaki ayeti kerimede nefisleri temize çıkartmamak gerektiği, nefsin daima kötülüğü benimseyip istediği ve bize kötülük yapmamız için sürekli telkinde bulunduğu hatta emrettiği açık bir şekilde buyrulmaktadır.

Müslümanın işi gerçekten zordur. Hem şeytanla, hem nefsiyle hem de başkalarının nefisleri ve şeytanları ile mücadele etmek zorundadır. Bir örnek vermek istiyorum. Bir yerde oturuyorsunuz arkadaşlarla diyelim son derece güzel bir kadın yanımıza geldi. Size arkadaşlık teklif etti. Ne yaparsınız nefsiniz ve şeytanınız kadını şiddetle arzuluyor. Kendinize hakim oldunuz kendi nefsinizi ve şeytanınızı yendiniz. Ama kadının nefsi ve şeytanı da size baskı yapıyor. Ne o beni beğenmedin mi yoksa, sen nasıl erkeksin, v.b sözlerle sizi tahrik ediyor. Hadi ona da direndiniz diyelim. Bu sefer sizin arkadaşlarınız ve o kadının arkadaşları devreye giriyor. Yani mahalle ve toplum baskısı oluyor. Bütün bunlara rağmen o kadını nasıl reddedeceksiniz. ZOR HEMDE ÇOK ZOR Belki bu örnek çok hoş değil ama sürekli yaşanan bir olay olduğu için bu örneği verdim.

Böyle durumlarda Allah korkusu akla gelmeli aşağıdaki gencin hikayesin de olduğu gibi gerekirse elimize çakmağı tutarak yakmalıyız ki cehennem ateşini hatırlayalım. İşte hikaye

ELİNİ YAKAN GENİN HİKAYESİ

Genç bir öğrenci bir gece yarısı, mum ışığı altında ders çalışmaktaydı. İlmî araştırmalara daldığı bir sırada kapısı çalındı. O vakitte birinin gelmesinin meydana getirdiği hayret ve gelen misafirin kimliği hakkındaki merakla kapıyı açtı. Karşısında genç ve güzel bir kızcağız durmaktaydı. Karşısındaki misafir, yolunu kaybettiğini ve etrafta başka bir ışık göremediği için onun kapısını çalmaya mecbur kaldığını söyledi.

Genç öğrenci, misafirini geri çevirip gece karanlığına ve sokağın soğuğuna terk edemeyeceği için çaresizce içeri aldı. Ona oturup dinlenebileceği bir köşe gösterdikten sonra da sabaha kadar dersine çalışmaya devam etti. Utangaç ve gizli-saklı nazarlarla onu seyreden kızcağız, genç talebenin bir haline oldukça şaşırmıştı. Genç, arada bir parmağını, önünde yanan mumun alevine tutmakta ve bir müddet öylece bekledikten sonra geri çekmekteydi. Bir defa ile de yetinmemekte ve bunu ara ara tekrarlamaktaydı. Bu hal üzere sabah olmuştu.

Gün ışıdıktan sonra genç kız oradan ayrılıp evine döndü. Halkın yardımıyla yolunu bularak ulaştığı ev, Osmanlı vezirlerinden birinin sarayıydı ve genç kız da vezirin kızıydı. Saray halkı, ona geceyi nerede ve nasıl geçirdiğini merakla sordu; çünkü bütün gece onu aramış ama bir türlü bulamamışlardı.

Genç kız başından geçenleri, gördüklerini ve özellikle de kendisini misafir eden öğrencinin tuhaf hâlini bir bir anlattı soranlara.

Bunun üzerine vezir, kızına yardım eden o genci sarayına davet etti ve ona niçin sabaha kadar elini yanan mumun üzerinde tuttuğunu ve elini yaktığını sordu. Yusuf yüzlü genç şu güzel cevabı verdi vezire:

― Yolunu kaybettiği için kapımı çalan bir misafiri dışarıda bırakamazdım. Bu sebeple onu kulübeme aldım. Nefsimin desiselerine karşı koyabilmek için de, elimi ara sıra mumun bana Cehennemi hatırlatan alevi üzerine koydum. Şeytan beni kandırmaya yeltendiğinde, parmağımı ateşe tutarak, nefsime Cehennem azabını hatırlattım ve böylece yanlış bir şey yapmaktan kurtuldum.

İffet ve ismet şuuruyla ve bir gün vereceği azim hesabın korkusuyla parmağını yakan gencin bu hareketi vezirin çok hoşuna gitti. Vezir, ondan kızı ile evlenmesini teklif etti. Teklifi kabul eden genç bundan sonra “Damat Efendi” lakabıyla meşhur olan Mecmau’l-Enhür isimli Hanefî fıkıh kitabının yazarı Muhammed bin Süleyman’dan başkası değildi.

EY NEFSİM KENDİNİN AVUKATI BAŞKALARININ SAVCISI OLMAKTAN VAZGEÇ KENDİNİ 1000 KUSURUNU GÖRMÜYORSUN DA BAŞKALARININ BİR KUSURUNU 1000 KUSUR GİBİ GÖRÜYORSUN YUH OLSUN SANA NEFSİM SENİN ŞERRİNDEN BENİ RABBİM KORUSUN.