28 Ocak 2018 Pazar

İSLAMDA YETİM HAKKI




38- İSLAMDA YETİM HAKKI


Kur’an-ı Kerim, müminlerin yetim malı yemeleri bir yana o mala yaklaşmalarını dahi mahzurlu saymış, pek çok ayet-i kerimeyle bu hususta dikkatli olunması gerektiğini nazara vermiş ve


AYET:(Nisâ, 4/10)“Yetimlerin mallarını haksız yere yiyenler, aslında karınları dolusu ateş yerler. Onlar, yarın harıl harıl yanan bir ateşe gireceklerdir” ikazında bulunmuştur.


İnsanlar, doğumdan ölüme kadar bazı problemlerle yüzleşebilmektedirler. Bunlar, günlük hayatın akışı içerisinde karşılaşılabilecek ve üstesinden gelinebilecek türden olabileceği gibi bazen de hayat boyu derin izler ve etkiler bırakabilecek, çözümü zor ya da mümkün olmayan problemler de olabilmektedir. Özellikle anne-babadan birini ya da her ikisini kaybetmek akla gelebilecek aşılması en zor ve telâfisi olmayan problemlerden biridir. Yetim kalan çocuklar, çeşitli sıkıntılara maruz kalabilmektedirler.


İslâm dini yetimlerin yardımına koşulmasında büyük mükâfatlar olduğunu, onların rencide edilmesi ya da herhangi bir haksızlığa maruz bırakılmasında ise büyük cezalar olduğunu bildirmektedir. Yetimlere yardım edilmesi çeşitli ayet ve hadislerde yoğun bir şekilde teşvik edilmiş, onların şahsî ve malî işlerinin takibi için veli ya da vasi tayin edilmesi tavsiye hatta emredilmiştir1. Bu kişilerin İslâm’ın çizdiği çerçevede hareket etmesi için de devletin takibi gerekli görülmüştür.


YETİM :


Yetim; kelime olarak yalnız kalmak, tek başına kalmak anlamına gelmektedir.


2-Yetim ıstılahı anlamda ise, genel anlamda ve yaygın olarak buluğ çağına ermeden babalarını kaybetmiş, küçük çocuklara denilir.


3- Esasen yetim, babasını kaybeden büyüklere de küçüklere de denilmekle beraber örfî ve şer’i manada küçüklere tahsis edilmiştir. Bu tahsisin sebebi de buluğ çağına girdikten sonra yetimliğin kalkacağını bildiren hadis-i şeriftir.


4-Yetimliğin babanın yokluğuna endekslenmesi, babanın ailenin geçim ve nafakasını temin etmede en etkili kişi olmasındandır. Zira babasını küçük yaşta kaybeden bir çocuk; maddi ve manevî ihtiyaçlarını tedarik edecek önemli bir destekten mahrum kalmış demektir. Bu mahrumiyet yüzünden çocuğun gelişiminin aksayacağı ve maddî, manevî değerler bakımından hak mahrumiyetine uğrayacağı muhakkaktır. Bunun yanı sıra destekten mahrum büyüyen bu çocukların, toplum içerisinde problem hâline gelmeleri de mümkündür. Bu yüzden İslâm dini, yetimlerin gerek ferdî hayatlarında, gerekse sosyal hayatlarında oluşabilecek arızaları asgariye indirmek için onlara olabildiğince iyi davranılmasını teşvik etmiş ve haklarının korunması için önemli düzenlemeler getirmiştir. Yetimlerin hak mahrumiyetine uğramamaları açısından yetimlik vasfının ne zamana kadar devam edeceğinin bilinmesi önemlidir.


YETİMLİĞİN SONA ERMESİ:


Fukahaya göre kişinin yetimlik vasfının sona ermesi ve malının kendisine teslim edilmesi için sadece buluğa ermesi değil, aynı zamanda rüştünü de ispat etmiş olması şarttır. Buna delil olarak şu ayet gösterilmiştir:


AYET:(Nisa 4/6)“Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma görürseniz hemen mallarını kendilerine verin.”


Bu ayette geçen “evlilik çağı” ifadesinden yetimin malî tasarruflarındaki eda ehliyeti için buluğun şart, gerekli olduğu açıkça beyan edilmektedir. Buluğ şartıyla birlikte, yetimlik vasfının sona ermesi için yetim kişinin reşid olması da gerekli görülmüştür. Zaten Enam Suresinde geçen bir ayette de, AYET: (Enam, 6/152)“Rüşt çağına erişinceye kadar, yetimin malına, sadece en iyi tutumla yaklaşın; ölçü ve tartıyı adaletle yapın” buyrulmaktadır. Yine bu durum bir başka ayette de şu şekilde dile getirilmiştir.


AYET: (İsra, 17/34)“Yetimin malına, rüşdüne erinceye kadar, ancak en güzel bir niyetle yaklaşın. Verdiğiniz sözü de yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluğu gerektirir.”


Yetim çocukların rüşte erip ermediklerinin tespiti, takip ve deneme ile anlaşılabilecek bir durumdur. Eğer bu çocuklar, velileri tarafından kendilerine sunulan imkânları gereği gibi değerlendirebiliyor ve işlerini aldanmadan sürdürebiliyorsa rüşte ermiş kabul edilir. Kastedilen olgunluğa erişen yetimlere malları teslim edilir.


Burada maksat, yetimin malını ona teslim edinceye kadar en güzel şekilde korumak ve vakti geldiğinde ona teslim etmektir. Vaktinden önce teslim durumunda yetimin zarara uğrayacağı, malına sahip çıkamayacağı şüpheden uzak değildir. Vakti geldikten sonra bekletmek de doğru değildir. Çünkü insanın en önemli bir özelliği hür bir varlık olmasıdır. Bu vasfı haiz olduğunda özgürlüğünün önündeki engelleri ortadan kaldırmak esastır.


Cahiliye döneminde yetimlerin çoğu, babalarının bıraktığı mirastan bile mahrum bırakılmaktaydılar. İslâm dini ise yetimlerin durumlarını iyileştirmeye yönelik birçok yenilikler getirmiş ve önemli haklar tanımıştır. Birçok ayet ve hadiste yetimlerin himaye edilmesi istenmiş ve özellikle mallarının korunmasına dair hükümler getirilmiştir. İslâm’ın getirdiği hakları üç kategoride değerlendirmek mümkündür. Yetimliğin, ferdî, içtimaî ve mali boyutları vardır.


Yetim çocuklar, korunma ve himaye yönünden başkalarının yardımına ihtiyaç duyarlar. Bu durumlarda çocuğun ortada kalmaması, yetiştirilmesi, mevcut ve gelecekte elde edeceği varlıklarının tehlikeye girmemesi için bir kısım hukukî düzenlemeler yapmış ve çocuğa veli ya da vâsi tayin edilmesini hükme bağlamıştır.


Küçüğe velayet edecek kişinin öncelikle çocuğun kendi yakınlarından tercih edilmesi bu görevi ifa edecek bir yakını bulunmadığında devlet tarafından tayin edilecek kimsenin velayeti üstlenmesi tavsiye edilmiştir. Çünkü velisi olmayan kimsenin velisi sultandır. Yani devletin yetkili kişisi ya da yetkili organıdır.


Yetimlerin ihtiyaçları sadece yeme-içme, giyinme ve barınmadan ibaret değildir. Onların aynı zamanda manevî ve psikolojik ihtiyaçlarının karşılanması da önem arz etmektedir. Nitekim Kuran’da


AYET:(Duha, 93/9)“Öyleyse yetimi sakın azarlama” şeklinde emir ile yetime maddî ve manevî bakımdan eziyet edilmemesi ve kişiliğinin örselenmemesi istenmiştir.


Kuran-ı Kerim, yetim çocuklara hem özenle yaklaşılmasını teşvik etmiş hem de onlar hakkında kötü düşünen ve yanlış uygulama içerisinde bulunanların uğrayacakları kötü sonucu, inananların dikkatine sunmuştur. (Nisa, 4/10) Bu durumda yetimlerin haklarına gerekli hassasiyeti gösteremeyecekleri endişesine kapılan sahabe, kendileriyle yaşayan yetim kimselerin yiyecek ve içeceklerini kendilerininkinden ayırmaya başlamışlar ve onlardan uzak kalarak bu endişeden kurtulmayı tercih etmişlerdir. Bunun üzerine


AYET: (Bakara, 2/220)“Sana yetimler hakkında soruyorlar. De ki: Onları iyi yetiştirmek (yüzüstü bırakmaktan) daha hayırlıdır. Eğer onlarla birlikte yaşarsanız (unutmayın ki) onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah, yararlı iş yapanı bozguncudan ayırır.” Ayeti indirilerek gayenin yetim çocuklardan uzaklaşmak olmadığı ifade edilmiş ve onların toplum içerisinde toplumla beraber yaşamalarının gerekliliğine vurgu yapılmıştır.


Peygamberimiz bir hadisinde


HADİS: “Ben ve yetime bakan kişi Cennet’te şu ikisi (orta ve işaret parmaklarını birleştirerek) gibiyiz.”


buyurarak yetime bakanın ahirette kendisi ile beraber olacağını beyan etmiştir. Bu nedenle Kuran ve Sünnetin yetime yaklaşımı ve İslâm hukuku kaynaklarında yer alan düzenlemeler; çocuğun ferdî haklarını korumanın yanı sıra onu topluma hazırlayıcı ve suç unsuru olmaktan uzaklaştırıcı bir mahiyet arz etmektedir.


Öteden beri mal ve para hayatı kolaylaştırıcı bir araç olarak insan hayatında önemli bir yer işgal etmiştir. Yetimlerin hayatında da elbette ki mal ve servetin önemli bir yeri vardır. Bu mal ve servetin, İslâm hukuku tarafından sınırları belirlenmiş bir kısım kaynakları vardır.


Genel olarak İslâm’da servetin tek elde toplanması arzu edilen bir durum olmayıp, servetin zenginlerden fakirlere ve ihtiyaç sahiplerine transferi için teşvik ve tavsiyenin yanı sıra bir kısım düzenlemeler de yapılmıştır. Esasen devletten beklenen, elde edilen gelirlerin dağılımında özellikle düşük gelirli vatandaşlarını kollaması ve gerekli iktisadî tedbirleri alarak bir kısım hizmetleri vatandaşlarına sunmasıdır.


Bu bakımdan savaşta elde edilen ganimetler hakkında düzenlemeye gidilmiş, elde edilen ganimetlerin beşte birinin devlete ayrılması kalan kısmının ise gaziler arasında pay edilmesi Kuran ayetiyle belirlenmiştir. Zira Kuranda


AYET:(Enfal, 8/41)“Eğer Allah’a ve hak ile bâtılın ayrıldığı gün, iki ordunun birbiri ile karşılaştığı gün (Bedir Savaşı’nda) kulumuza indirdiğimize inanmışsanız, bilin ki, ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Resulüne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir. Allah her şeye hakkıyla kadirdir”


Bu ayetin hicretin 2. yılında yani henüz devletin yeni teşekkül etmeye başladığı bir dönemde nazil olması İslâm’ın yetimlere verdiği önem açısından dikkate değer bir husustur.


Diğer taraftan, kanunî mirasçı olmayan yetimlerin, herhangi bir miras taksiminde hazır bulunmaları hâlinde gönüllerinin hoşnut edilmesi bakımından onlara da pay verilmesi Kuranın tavsiyeleri arasında yer almaktadır. Zira Kuranda


AYET:(Nisâ, 4/8)“(Mirastan payı olmayan) yakınlar, yetimler ve yoksullar miras taksiminde hazır bulunurlarsa bundan, onları da rızıklandırın ve onlara güzel söz söyleyin.”


buyurulmaktadır. Her ne kadar miktarı belirlenen bir pay ayrılmamış olsa da taksim esnasında mevcut olan yetim ve yoksullara imkân nispetinde pay verilmesi tavsiye edilmiştir.


Yetimlerin malî kaynakları arasında zekâtı da saymak mümkündür. Çünkü Sadakaların (zekâtların), farz olarak fakirlere, düşkünlere, zekât toplayan memurlara, kalpleri İslâm’a ısındırılacak olanlara (özgürlüğüne kavuşturulacak) kölelere, borçlulara, Allah yolunda cihad edenlere ve yolda kalmış yolculara verileceği Kuranda açıkça beyan edilmiştir. (Tövbe, 104/60) Uygulama da bu şekilde cereyan eder. Ancak yetimlerden ihtiyaç sahibi olanlar da zekât verilenler kapsamına öncelikli olarak dâhil edilmiştir.


Yetimlerin bir diğer malî kaynağı da yetimlere yapılan bağışlardır. İslâm hukukunda genel anlamda kişinin medenî hakları kullanabilmesi için vücub ve eda ehliyetine sahip olması gerekir. Kişi cenin döneminden itibaren sağ doğmak şartıyla, hayatta olan herkes gibi hukuken vucub ehliyetine yani kanunî kişiliğe sahip kabul edilir ve sağ doğması ihtimaline binaen lehine olan miras, hibe ve vasiyet gibi haklara sahip olur. Çünkü bu hakları elde etmek, irade be­yanı ve kanunî temsilcinin onayını gerektirmemektedir. Kişinin yetimlik vasfının buluğ çağına kadar devam ettiği dikkate alınırsa işte bu dönemde kişinin kendi lehine yapılan bağışlardan dolayı da mala sahip olabileceği aşikârdır.


YETİM MALININ KORUNMASI


Cahiliye döneminde malı ve serveti olmayan yetimler pek dikkate alınmaz ve onlarla ilgilenilmezdi. İslâm’ın gelmesi ile yetimler insanlık onuruna yakışır bir hayata kavuşmuşlardır. Zira İslâm’da, yetim kişinin, içinde bulunduğu durum dolayısı ile kişiliğinin korunmasına yönelik birçok tedbir alındığı gibi sahip olduğu mal ve servetin korunması için de maddî ve manevi yaptırımları olan bir kısım tedbirler getirilmiştir. Hz. Peygamber bir hadisinde


HADİS: “Allah’ım! (Sen şahid ol) Ben bu iki zayıfın hakkının zayi edilmesinden (insanları) şiddetle cidden sakındırırım, men ederim: Yetim ve kadın” diye buyurarak insanların bu hususta hassas olmaları gerektiğine dikkat çekmiştir. Diğer bir hadiste de helâk edici yedi şeyi saymıştır ki, bunlar arasında yetim malı yemek de vardır.


Kuran’da her şeyden önce yetim malı yiyenler şiddetli azap ile uyarılmışlardır. Zira


AYET:(Nisâ, 4/10)“Haksızlıkla yetimlerin mallarını yiyenler şüphesiz karınlarına ancak ateş tıkınmış olurlar; zaten onlar alevlenmiş ateşe gireceklerdir.” buyrulmuştur. Bu ayetin inmesi üzerine insanlar yetimlerin malları konusunda öylesine endişeye kapılmışlar ki yanlışlıkla yetimlerin mallarından yeriz korkusu ile onlarla bir arada bulunmaktan kaçınmaya başlamışlardır. Oysa asıl gayenin bu olmadığını ifade için Bakara Suresindeki


AYET: (Bakara, 2/220)“De ki: Onların işlerini düzeltmek, kendileri için daha hayırlıdır. Eğer onları aranıza alırsanız onlar sizin din kardeşlerinizdir.”


ayeti nazil olmuştur. Böylece yetimlerin sosyal hayata katılmalarının ve insanlarla içli dışlı olmalarının da önemli olduğuna vurgu yapılmıştır. Bu olay üzerine Müslümanlar tekrar yetimlerle bir arada yaşamaya başlamışlardır. Ancak durumu iyi olmayan Müslümanların yetimin malından istifade etmesine müsaade edilmiştir. Fakat bu durum sadece durumu iyi olmayanlar için bir ruhsattır. Hatta durumu iyi olmadığı için yetimin malından yiyen kimselerin bunu borç kabul edip ileride durumlarının düzelmesi hâlinde iade etmeleri gerektiğini ileri sürenler bile olmuştur. Yetimlerin mallarını koruma sadece manevî müeyyidelere bağlanmamış yeri geldiğinde hâkime müdahale yetkisi de verilmiştir.


YETİME MALININ TESLİM EDİLMESİ


İslâm Hukukuna göre yetimin sahip olduğu malları veli ya da vasisi tarafından çocuk buluğ çağına erinceye kadar en iyi şekilde muhafaza edilir ve vakti geldiğinde uygun bir tarzda sahibine teslim edilir. Çünkü Kuranda


AYET:(Nisa, 4/2)“Allah’tan korkun da yetimlere mallarını verin ve temizi murdara (helali harama) değişmeyin. Onların mallarını kendi mallarınıza katarak (kendi malınızmış gibi) yemeyin. Çünkü bu, büyük bir günahtır”


buyurulmaktadır. Bazen yetimin kaliteli malını kendi değersiz malı ile değiştirme durumu olabileceği gibi bazen de yetime iyilik adı altında alım satım ya da servetini yetimin lehine işletme perdesi altında onun malından istifade cihetine gitmek isteyenler olabilir. Ayet bunlardan insanları şiddetle nehyederek yetimin malını en güzel şekilde korumayı ve günü geldiğinde de teslim etmeyi emretmiştir.


Yetime malının ne zaman teslim edileceği ise ayette şu şekilde belirtilmiştir.


AYET:(Nisa suresi 6) “Evlilik çağına gelinceye kadar yetimleri (gözetip) deneyin, eğer onlarda akılca bir olgunlaşma (rüşd) görürseniz hemen mallarını kendilerine verin.”


Yani buluğ çağının yanı sıra rüşdünü ispat etmesi de şart koşulmuştur. Ta ki yetim, malına layıkıyla sahip çıkıp güzelce tasarruf edebilsin.


Kuranda yetime malının teslim edilmesinin gerekliliği ve ne zaman teslim edileceği belirtildikten sonra nasıl teslim edileceği de yine ayetin son kısmında beyan edilmiştir. Ayetin son kısmında


AYET: (Nisa suresi 6) “Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman yanlarında şahit bulundurun. Hesap sorucu olarak da Allah yeter.” buyrularak, teslim muamelesinin şahitlerle tespit edilmesi gerekli görülmüştür.


Şahit bulundurmanın amacı, yetimin rüşt çağına erdiğini ve aynı zamanda, veli ya da vasinin bu görevi ifa ettiğini ispattır. Diğer taraftan yetim ya da yakınları tarafından ileri sürülebilecek muhtemel iddialara yönelik bir tedbirdir.


Sonuç İslam’ın geldiği asırda birçok alanda insan hakları ihlal edilmekte idi. İslam, hak ihlallerini önlemenin yanı sıra yetimin hak ve hukukunu korunması gereken en önemli hakların başında kabul edip ona göre disiplinler vazetmiştir. Çünkü çocukların hayatlarında karşılaşabilecekleri en zor durumlardan biri yetim kalmaktır. Zira çocukların maddî ve manevî ihtiyaçlarını tek başlarına karşılamaları zordur. İslâm dininin getirdiği düzenlemelerle yetim kalan çocuğun, ferdî ve sosyal hayatında oluşabilecek boşluklara fırsat verilmemiştir. Yetimlere muamelede bir boşluk varsa bunun sebebi dinin bu konudaki değerlerinin temsilindeki eksiklerden kaynaklanmaktadır.


Cahiliye döneminde yetimlerin çoğu babalarının bıraktığı mirastan mahrum bırakılmaktaydılar. Oysa İslâmiyet, sağ doğmak kaydı ile anne karnındaki çocuğa mirastan pay ayrılmasını ve hakkında yapılan bağış ve teberruların geçerli olmasını yasal bir hak olarak kabul etmiştir. Ganimetten verilen hisse, miras taksiminde ayrılan pay ve zekât gelirlerinden lehlerine yapılan harcamalar da yetimin mali kaynakları arasında sayılmaktadır. İslâm, bu kaynakların en uygun şekilde korunmasını ve vakti geldiğinde yani çocuk ergenlik çağına ulaştığında ve rüşde erdiğinde şahitler huzurunda sahibine teslimini istemiştir.


Bu tür çocuklara gerektiğinde ve imkân nispetinde süt hısımlığı sağlamak suretiyle de kurulan bağ neticesinde bir anlamda hukuken de geçerli yeni anne, baba ve kardeşlere sahip olması, yapılabilecek en güzel yardımlardan biridir. Günümüzde, sokaklarda ya da yetiştirme yurtlarında büyüyen çocukların, hem hissî ve hem de hukuki manada kimsesizliklerini ortadan kaldırmada, İslâm hukukundaki bu değerlendirmelerden faydalanılmalıdır.


İslâm hukukunda yetime bu kadar hak tanınmışken ve önemli düzenlemeler dikkate alındığında 20. asırda düzenlenmiş olan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde bu hususa doğrudan değinilmemiş olması çok büyük eksikliktir. Zira genellikle insan hakları dendiğinde 1948 tarihli İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi hatırlanmaktadır. Oysa özel mülkiyetin, akıl ve beden sağlığının, kişi mahremiyetinin, inanç seçme ve inancını yaşama haklarının ve fikir hürriyetinin mutlak koruma altına alınmasının; adalet ve hukukun hâkimiyetinin, şûranın, kamu hazinesinin halka ait olduğunun ve bunlar gibi daha pek çok insan hak ve hürriyetlerinin kaynağı ve uygulaması için Kurana ve hadislere bakılması yeterlidir. Aynı zamanda insan hayatının mana ve değerinin anlaşılabilmesi için de buna ihtiyaç vardır.

Hiç yorum yok: